20 Ocak 2009 Salı

Ayağa Düşen Öykü

Seninle şöyle başbaşa kalmayalı epey oldu. Kafa kafaya verip, birbirimizin enerjisinden faydalansaydık fena mı olurdu? Bu işlerde başı çeken hep ben olurdum, sen de bana çoğunlukla baş eğerdin. Aradabir "Ay baş belası!" diye yakınsan da benden, başına konan devlet kuşundum senin. Başında kavak yelleri estiği o dönemlerde, başından büyük işlere kalkışmayasın diye, az mı çökmüştüm başına. Başın darda kalınca, başımı kaşıyacak zamanım olmasa da, "Başının çaresine bak!" diye baştan savamayacağım ender varlıklardan biriydin yaşamımda. Seni baş tacı edişim biraz da bana çok benzemendendi. İçimdeki gizli ben'in yansımasıydın sen. Başına bir hal gelecek olsa, benim başım ağrırdı. Bu nedenle seni başımdan atmam, kendi kendimi de yadsımak olurdu, başım bağlıydı sana. Yaşamın anlamını sorgulamak gibi ruh halleri baş gösterdiğinde, baş aşağı gitmektense, içimdeki senle başabaş güreşmek daha akıllıcaydı. Bu dünyayla başa çıkmamızı sağlayacak iyimserlik çoğu zaman sırıtkan bir maskedir derdik de kötümserlerin başının altından çıkan hiçlik duygusunun somurtkan maskesi insanlığın başını yemede ne kadar daha ileride diye biraz baştan savma düşünürdük...

Ne de olsa biz birbiriyle sürekli çatışan oyunlar sahneleyen İnsanlık Tiyatrosu'nun kapısında asılı bir maskeydik, yarısı iyimser, yarısı kötümser bir maske. Tamir için gelen işçilerden birinin sakar bir çekiç darbesiyle çakılıverdiydik bir yere, tam da "Kendini Tanı" yazan tabelanın yanına...

Az önce de muzur sokak çocuklarından bir güruh "Başın sağ olmasın" yazdı püskürtmeli boyayla üzerimize ve benim yukarı doğru kıvrık dudağım aşağı sarktı, başımdan aşağı kaynar sular döküldü...
.........

Onu beklemekten gözlerim yollarda kaldı. Onu ilk gördüğüm anda gözüm tutmuştu zaten. Gözü yükseklerde biri olmadığı her halinden belliydi. Onu öylesine beğenmiştim ki, kusurları da olsa göz yummaya dünden razıydım sanki. Daha önce uğradığım hayal kırıklıklarından gözü yılmayacak kadar gözü pek biriyimdir. Öyle bulunmaz Hint kumaşı gibi kasılanlarda hiç gözüm olmamıştır. Aslında gözüm keskindir. İş olsun ya da gözüm gönlüm açılsın diye bile olsa, etrafta işe yarar adam var mı yok mu gibilerden öylesine etrafa göz gezdirdiğimde bile onun gibi aklı başında görünenleri gözüme kestiririm. Ona rastlayıverdiğimde de gözlerim parlamıştı. Ela gözlerinin içi gülüyordu, gözgöze geldiğimizde. Belli ki ben de onun gözlerini kamaştırmıştım...

Güneşli bir gündü. Gözlerini ışıktan sakınırken, bana göz kırpıyor gibi gelmişti. İnsan göz göre göre, daha önceden hiç tanımadığı birine göz eder, hatta daha da ileri gidip göz hapsine alır mı, alır bizim memlekette...

Güzel bir Eylül günüydü. Göz alabildiğine uzanan sahilde artık in cin kum futbolu oynuyordu. Yaz boyunca arada sırada gözüme çarpan sıradışı görünümlülerin göz boyama abartılarını iyi gözlemlediğimden, onun görmüş geçirmiş tavırları göz markajını affettiriyordu. Sonradan görmeliği şıp diye anlayıveririm. İlah kadar yakışıklı olsa anında gözümden düşer. Görkemli, pahalı bir otelin şezlonguna yayılıp, küçük denizleri ben yarattım havasıyla burnunu havaya dikip, gözlerini yabancı uyruklu sarışınlara dikenler gözümde yoktur hiç...

Ben bana en uygun kısmeti bekliyorum dört gözle.( Güneş gözlüklerim son derece karizmatik). O ela gözler benimkiyle çok uyumlu muzip bir ruhu yansıtıyorlardı, sevimli sevimli kırpışırlarken. Ama o da ne, gözlerime inanamıyorum!...

Godot, Godot, Fransız yengem, dayımın karısı! Nereden çıktı şimdi bu? Gözüne kestirmiş ela gözlüyü, ona doğru seyirtiyor. Göz kırpmadan bakıyorum ikisine, bir sarışın güzele, bir güvendiğim Ela Bey'e...

- Ah voila ma cherie, je suis tres heureux de te revoir ici!

Öpüşüyorlar. Dayıcığım yarattığın denizlere dik gözlerini, senin Godot gitti elden! Ben onu bekliyordum: o O'nu bekliyordu. İkimiz de pörsümüş God otunun başında bekliyoruz şimdi, yeniden çiçeklensin diye. Gözümüz üstünde. Yanıbaşımızda kumsal. Kum taneciklerinin sarı sesleri de O'nu çağırıyor. Göze göz dişe diş gibi gibi herşey...

Sizin de ayaklarınızın geri geri gittiği durumlar olmuştur herhalde yaşamınızda. Okula, işe, hatta gezmeye bile istemeye istemeye gidersiniz. Bunlar hep kendi iradenizin dışında oluşagelen zorlamalar gibi gelir size. Bütün o tepeden inmelere ne kadar ayak direseniz de, gene de son söz onlarda kalır. Belki çoğu zaman ne istediğinizi de tam olarak bilemezsiniz, yaşam ayaklarınıza dolanır, "Alırım ayağımın altına!" gibilerden tehditler savurur size. Onu kendi isteklerinize göre şekillendirme, yön verme gücünüze bir türlü inanamaz, biraz da kolaycılığa kaçıp kendi kendinizi gönüllü teslim edersiniz ona. Ayağını yorganına göre uzatmak artık tedavülden kalkmış bir deyimdir sizin için. Atalarınızdan çok öğrenciliğinizin hatırına ve çoğunlukla da bilgi yarışmalarının para ödülleri için aklınızda tutmaya çabalarsınız...

Sizin ayağınızın pabucu bile olamayacak kişiler sosyal konumda öne geçtikçe, siz yalnızca hayıflanmakla kalır, kaydıracak ayak bile bulmakta zorlanırsınız. Şerefi, namusu ayaklar altına alabilenler, el üstünde tutulurlar, "öteki" lerin de pabuçları dama atılır. Ayakta kalmak için ayaklı kütüphane olmaya sevk edilir, internete ayak basarsınız. Ayağınızın tozu ile bilgi bombardımanına tutulur, körü körüne bu gidişe ayak uydurmaya çalışırşınız. Ayaklarınız karıncalanıncaya dek bilgisayar karşısında oturursunuz artık. Bu yapay insan beyni sizi de yapaylaştırmadan son bir gayretle insanlık değerlerinizi ayakta tutmaya çabalar, giderek daha da karmaşıklaşan e-dünyayı küçümsemeye yeltenirsiniz. Kendisine direnenleri ayak takımına havale eden e-iş, e-ekonomi, e-politika, e-sevda, e-dahanelerneler ayağınızı denk almanız için bir iki uyarır sizi, ama, sizden ayağını çekmesi sizin değil kendi yararını düşündüğü içindir. Siz pazarlanma değeri olan ya da olmayan bir ürün, bir e-kategorisinizdir artık, dijital ayağına çabuk sistemde. Herkesi ayağa kaldıracak yaratıcılığın herkese e-servet kapılarını açacağına inandırılırsınız ama yaratıcılığınız e-tanrının izin verdiği ölçüde gelişir...

e-insansınızdır artık Sanal Insanlık Tiyatrosu'nda. e-maske geçirirsiniz suratınıza; e-sevgili ararsınız kumsalda; e-ayağadüşenışık yol gösterirken yaşamınıza, e-n'abergodot, "Kendini Tanı"dın mı, küçük küçük öykülerde, h-e diyen sesi ya işitir ya da...

Ayten Suvak

ASlolan ASktır

Hiç yorum yok: