20 Ocak 2009 Salı

Aslolan Aşktır Deli Deli (1)

Ahşap evleri bir başka severim. Yıllar önce Üsküdar’ın bir mahallesinde tam on yıl eski bir ahşap evde oturmuştuk. Oymalı dış kapıda parmakların şekline göre ayarlanmış pirinç bir tokmak vardı. Bu tokmağı iki elle kuvvetlice kavrayıp, şöyle bir omuz verince, ne hikmetse, ahşap kapının dili kolayca yuvasından çıkardı. Bereket versin kilit görevini üstlenen sürgüye; ancak evin içinden sürüldüğünde kapıyı kilitlerdi ama, gene de hiç hırsız giremedi evimize, kedilerden başka...

Arka bahçeden üst kattaki odalara kadar büyüyen yaşlı asmaya tırmanıp, evin içine hırsızlama giren kedilerden başka. İçeri dalar dalmaz doğruca giriş katındaki sahanlığa bakan kilere koşarlar, tel dolapta saklanan yemeklerin bizden önce tadına bakmaya yeltenirlerdi. Biz de ailecek “Pist, pist” diye diye kedi avına çıkardık...

-Pist şuradan kahrolasıca, bak bak geçirdi tırnaklarını, parçalayacak dolabın tellerini, pist, piissst!

Sandık odasındaki fazla eşyaların arasında fesli bir Osmanlı paşasının çerçevelenmiş, kocaman bir resmi dururdu. Kedilerden biri bunun arkasına saklanmış hınzır, orada doğurmaz mı! Ah, bir alemdi bizim ev! Sokakta çişleri gelip sıkışanlar bile nedendir bilinmez hep bizim kapımızı çalarlardı imdatlarına yetişelim diye, susayanlar da öyle...

Bir keresinde yaşlı bir kadın çok yakınımızdaki ahşap cami ile karıştırmıştı bizim evi. Allah’ın evinin Gülfem Hatun Camii olduğunu anlatana kadar akla karayı seçmiştik. Ne günlerdi o günler...

“Hatun, hatun!” diye heyecanla seslenerek kapıyı tokmaklamıştı baban birgün: “Hatun, filmciler geldi kahveye, bizim evi film seti olarak kullanmak istiyorlar, ne dersin?”

...

Vallahi ben bilemem...

Çünkü bunlar yıllar önce annemin anlattıklarında olup bitenler. Benim anlatacaklarımdaysa yaşam film gibi...

-Arnavut kaldırımlı daracık sokaklarda yürüyorsun. Denize dikine sıralanmış taş evlerde eskinin görkemini arar gibi bakınıyorsun etrafına. Sıcacık Ege güneşinde ruhunu ısıtmak, eski kiliselerin ferahlık veren serinliğinde soluklanmak, renkli kabartma süslemelerde isimsiz ustaların ellerine dokunmak, onların bitkisel motifli, kıvrım kıvrım dallı, ince süslemelerini kendi mücevher tasarımlarına uyarlamak, eskiyle yeniyi küpelerde, kolyelerde, yüzüklerde, bileziklerde harmanlamak istiyorsun. Hayalci, romantik bir havan var. Bakışlarında hem hüzün hem neşe dalgalanıyor. Yorgunsun. Endişelisin. Kimindi cep telefonundaki o ses? “O rol benim, sen çekil aradan, yoksa fena olur!” diyen o ses. Numarası gizlenmiş, sinsi tehdit. Kiminse kimindi, aldırmıyorsun. Deniz kıyısındaki tarihi taş kafede dinleniyorsun biraz...

( Bu sahne tamam arkadaşlar, Aysu’yu birkaç pozla da dışarıdan görüntülüyelim, buğulu buğulu...)

Dalgalar nasıl da vuruyor kıyıya tatlı bir hırçınlıkla. Tıpkı ruhum gibi çırpıntılı. Kah ciddi, kah oynak. Kah karamsar, kah şakacı. Oyuncu bir kedi, mırıl mırıl...

Beraberliği de yalnızlığı da seviyorum. Yüksek sesle ya da içimden mırıl mırıl konuşmayı seviyorum. Yaşamıma göz gezdirmeyi, ağlamayı, gülmeyi seviyorum, katıla katıla...

Etrafıma göz gezdiriyorum kafede. A, o da ne! Biri beni gözetliyor, bir erkek! Yoksa kadın mı, uzunca kıvırcık saçları alnına dökülmüş, yumuşak hatlı bir kadın! Gözlerim de sorunludur, pek iyi seçemiyorum, ama hayır, o bir erkek! Bir eli çay bardağının ince belini kavramış, diğer eli başka bir nesneyle oynar gibi. İnce, zarif, çok uzun parmakları var. Yorumculara göre tipik aktör eli...

Yerinden kalkıyor şimdi aktör. Bakışları benim “kah ciddi, kah oynak” bakışlarıma odaklanmış, bana doğru yürürken, uzun parmaklarını pantalon cebine daldırıyor. Biraz önce oynadığı nesne her neyse onu yerleştiriyor oraya herhalde. Yok yok, hayır, hala elinde o...

Evet evet, kesin elinde bir şey var, sigara paketi mi yoksa? Birden aklıma geliveren bir fıkrayla gülümseyiveriyorum. Kadının biri kocası eve geldiğinde hep ellerine bakarmış, adamın eli kolu dolu doluysa çok mutlu olurmuş kadın. Günlerden birgün adam nasılsa eli boş dönmüş eve, kadın da "A efendi senin bir gözün körmüş ya!" demez mi...

Bu adam bereket kör mör değil, ağzı çarpık biraz ama olsun, çarpık gülüşlüler hem daha çapkın olurlar, hem de daha havalı! Olsun bakalım erkek işte, güzeli çirkini pek aranmazmış!

- Sizi endişelendirdimse affedin, ama elimde değil, hiç aklımdan çıkmıyorsunuz sizi gördüm göreli başka kimseyi görmüyor gözlerim inanın bana sizi çok pek çok...

- Ah ne aptalım ayakta kaldınız, şöyle buyurun rica ederim, bakın beni de şaşırttınız, anlatın nerede ne zaman nasıl karşılaştık, ben sizi neden farketmedim?

- Ben kuyumcuyum hanfendi, geçen gün benim vitrine çok dikkatle bakıyordunuz, sanırım bir çift küpe dikkatinizi çekmişti, uzun uzun baktınız, ben de size baktım baktım...

- Ah hay allah, utandım şimdi bilseydim o kadar uzun zaman oyalanmazdım orada, aslında ben bir arkadaşımı bekliyordum da onun için, yani vakit geçirmek için oyalanıyordum oralarda, öylesine işte, anlarsınız ya...

- Bilemem, çok romantik bir havanız vardı, düşünceliydiniz, uzun uzun inceledim yüzünüzü, pek müşteri de gelmiyordu zaten dükkana, hayallere daldırdınız beni...

- Ay ömürsünüz vallahi, huyumdur benim, sık sık romantik takılırım, bir tür oyun yani..

- Oyun moyun çok hoşuma gittiniz...Kabul ederseniz size bu küpeleri armağan etmek istiyorum...

- Aman tanrım, olamaz böyle bir şey! Tam hayal ettiğim gibi...

Ah kadınlık halleri ahh! Bizi hayallerden hayallere koşturan "muayyen" günler! Siz de olmasanız ruhum çürük portakal gibi küf rengi bir kokuşmuşluk bağlayacak! Ah iyi ki varsınız hayallerim aşkım ve siz! Yani sonsuz aşklar! Bakın bir daha hiç aşık olamayacağımı sandığım bu dönemimde benim gibi "ciddi" birini yeniden peşinden koşturmayi başardınız!

Nereye sürükledi beni hayallerim ve "çok özel" ruh halim? Karanlık bir yolda yürüyormuşum. İçimde korku. Peşimde ürkütücü gölgeler! Sanal ile inandırıcılık arasında gidip gelen öykülerde kapkaranlık bir yolda aşkı yeniden tattığımı sanmak, ya da onun beni her an izlediğini, ben vazgeçer gibi olsam da peşimden geldiğini varsaymak! İşte güzel olan da bu değil mi, hep umutla, bir gün ideal aşka kavuşacağına inanarak yaşamak!

Bu, tehdit dolu bir cep telefonu konuşmasından da doğabilir; beni hayranlıkla seyrettiğini hayal ettiğim bir kuyumcunun harika küpelerinin ucunda da sallanabilir! Hayalin sonu yok! Hem telefondaki sesin cinsiyeti öyle cok tutarlı değildi ki, bir erkeğe ait olabileceği gibi, pekala bir kadına da ait olabilir. Çift cinsiyetli bir ses!

- Bak canım bunlar sanatın beşiği İtalya'da "Cameo" ustalarının sabırla işledikleri, bizim Eskişehir taşına benzer bir taştan yapılma nadide küpeler, sırf senin için... Bak ben karıma bile kıyamam bunları, pardon yani anama demek istemiştim....

- Karına mı annene mi, bir karar verseydin artık yani...

Gözlerim astigmatik. Vurup bir taraftan yamultuyorum nesneyi. Birbirine kırdırıyorum harfleri. "M" oluyor "N", "N" de "M" yani ikincil fende akrep burcunun simgesi. Zehirimi akıtıyorum bir iğne deliğinden, kime neye rastlarsa artık. Kurunun yanında yaş da yanarmış nara. İnsan kısmı hakikati bulur araya araya. Anima Animus'u şehvet yazdırır, o derin istek, şiirin dayandığı üçüncü değnek. Oedipus'u kahreden, kör ettiren, yamukluğudur ruhsal alemin. Gözlüğü astigmatik, biri hipermetrop, diğeri miyop. Uzak ve yakını lime lime edip, anıları taşır şimdiye. Akrep olup sokmalı onları, bir Zümrüd-ü Anka uçursun diye, boğucu, basık, çarpık garibe kürre-i arza. Bir tropikal ormanın nemli kuytularında yaşayan mikrop mafyalarina gebe doğanın intikamı akrep üzerine ola ki, ikinci gelişinde insanlık adına ölmeye razı ola(!) Yalnız adını ne koymalı ki sınıflandırma merakımıza uya:

Aidsak, Zümebola, ya da bildik afrodizyak ki bizi uyuştura uyuştura uçura, bağımlısı olduğumuz bilinmeyene, kafamızdan soka soka!

Tabii hiçbir şey anlamadı gariplerim! Doktor reçetelerinden kim anlar ki!

Son sevgilim doktordu, epeyce bir şeyler öğretti bana ama en çok uygulamalı anatomi dersini sevdim. Evli, iki çocuklu ya da çocuksuz olmuş veya hiç evlenmemiş, kızoğlankız olmuş, boşveririm, sevgilim benim, beyaz masana uzattın zevkten titreyen bedenimi, iyi, bu saatte hiç hastan gelmez mi bir daha senin? Şimdi ben tek ve yegane sevgilin miyim? Ohh, canım ne güzel öpüyorsun, Fransa’nın hangi yöresinden bu öpücüğün, aşkım...

- Yanılıyorsun tatlım, bu Pireneler'den, şimdi dağların tepelerine çıkartacağım seni, aç aç biraz daha bakayım bacaklarını, hahhh şöyle...

- Ay aşkolsun, vallahi aşkolsun sana, çok zorba ve acelecisin, hiç ummazdım senden! Hani nerede dağların tepeleri, bataklıkta debelenip duruyoruz daha....

- Off sen de çok mızıldakmışsın yaa...Bir sigaran var mıydı?

- Ben askere yazıldım, en güvenli kurum o'ymuş.

- Deme yaa..

- Bir de "askere gitmeden adam olunmaz" diyorlardı, ben de kadın olmak için aynı yolu deniyorum. Hem sonra yılbaşı indirimi varmış 99.9%....

-????????

- Yani aşağı yukarı bir hafta kadar sürecek askerlik, karada ölüm yok artık, havayı, denizi bilmem ama! Gül kakmalı "çakı gibi" bir "dişer" olacağım, ayağımda postallarım, ben alışkınım, etek giymemek için de direteceğim. Ben zaten üniformalıyım, kot pantalonlu. Öyle bir dirhem iki çekirdek "plaza" kıyafetlerini hiç beceremiyorum. Tırnaklarım da güdük güdük, iç gıcıklayıcı kırmızı ojeler hiç yakışmıyor....

- Yok canım sana öyle geliyor...


- Allık, ruj, pudra, rimel, fondöten de hak getire. Sırt çantası en değişmez aksesuvarım. Omuz boyu saçlarıma da makas attırmam. O berber eli değmemiş çalı yumağınını benden başka seven olmasa da ben bayılıyorum....

- !!!!!!!!!

- Senin anlayacağın, kendimi seviyorum ben. Ne zenginlik değil mi? Bir haftada kadın edeceğim askerlik kurumunu, savaşa hiç gerek kalmayacak. Erkekleri daha iyi anlamak için ayağımdan ne gelirse yapacağım, tekme atmadan, yalnızca tabanımı göstermem yetecek. Dayağa karşıyım. Bu konuda herkesi eğiteceğim. Nüfus planlaması da şimdiden halledilmiş durumda (Bunu sana daha ayrıntılı gösteririm sonra).

- Nasıl yani?

- Dur kıpraşma da sözümü bitireyim...Yemek sorunu da yok, dünya mutfaklarından harmanlama bir liste çoktan yapıldı, baş yemek "kırk ambar çorbası", bir içen bir de içmeyen pişman olacak. Küfür serbest ama er-fıkrası, dişi-fıkrası başlıklarıyla verilip veriştirilecek.

- Simdi ben senin ananı da babanı da... (Kısa bir boğuşma geçer aralarında...)

- Hafta sonlarında beklenen iç turizm patlamasına birşey diyemeyeceğim çünkü benim askerliğim bir haftada bitecek fakat ülkemizdeki her dişinin böyle bir süreyi değerlendirmesi için öneri getireceğim. Hepsi bir arada olamayacağı için lezbiyenlik tehlikesi söz konusu değil(homoseksüellik için aynı tehlike var mıydı?)

- Dur bir dakika, ne bileyim ben şey miyim de bana soruyorsun!

- Aldatma konusunda da sözüm yok, böyle bir konuşma yapmakla "cibilliyetimi" ispatlamış oluyorum aslında. Bir de bir sır vereyim sana, ben birşey icat ettim! Bir kedi postu diktim, onu giyince üniforma gibi, anında bir dişi kediye dönüşüveriyorum. Biraz başım sıvazlansa, gıdığım okşansa çok güzel mırlayacağım ve insanların yapmak isteyip de gerçekleştiremedikleri ne var ne yoksa, ne sihirdir ne keramet, hepsini becereceğim, ama...

- Ama?

- Ama ne çare onların ellerinde bir "Hooşt!" levhası, yanlarına yaklasana "Aşkolsun, ASkolsun!" Keşke okumaz-yazmaz ve "ciddi" olaydım ama...

- Ben şimdi gösteririm senin "ama"na....

Bu kalp biçimli cameo küpeleri çok sevdim. Sahibinin çarpık gülüşü gibi oradan oraya sallanıp yanaklarımı gıdıkladıkça bir hoş oluyorum. Sanki gizli bir el gerdanımdan memelerime doğru...

(Kadın şuh olduğu kadar zeki zeki de bakan sorgulayıcı gözlerini seyirciye diker. Üzerinde siyah ve "degaje"si cömert bir kombinezon vardır. İncecik askısı düştü düşecek, parmaklarını saçlarının arasından geçirirken, yumuşacık kanapeye yarı yatar durumda uzanır. Bir bacağını aşağı sarkıtıp, hafifçe sallamaktadır bu arada. Biçimli ayakları, konuşmasının etkisini arttırmaya çalışan politikacının işaret parmağı gibi, bazı önemli noktalara dikkat çekmek istemektedir sanki...)

Söylesenize bana, acaba sevgi hüzün mü ister, sıradışılığı yakalamak için aşkta? Acaba o "tek kişilik" midir gerçekten, ayrı yönlere uzaklaşıp giden iki tren gibi...O imrendiğim aşık kumrular yalandan mıdır? Hiç unutulmayan sevdalar olur mu, şöyle derinden iç geçirten "Ahhh ah!" çektiren, nazlı mehtabın doğuşunu izlerken? Yaşarken anlaşılmayan, tadına sonradan varılan; isteyip de bir daha geri getirilemeyen: "Unutuldu gitti işte!" diye dövünülen: "Olsa da bir olmasa da!" bir türlü denilemeyen, kendi kendini yiyip bitiren, o "Günaydın" demeden aydınlık olmayan; düşlerden hiç mi hiç utanılmayan; hiç pişmanlık duymayıp, "Aşk bu işte!" diye sevinilen anlar...Bir bütün bu evren, SEN ve BEN denilen sanrılar, hala var mıdır?...

- STOP, STOP! Arkadaşlar, bu sahneyi yeniden alalım! Aysu orada tek başına aşktan vaaz verir gibi mırıl mırıl konuşup duruyor. "Kısa Metrajlı Entel Seks" bizim projenin adı ama seyirci aksiyon ister arkadaşlar, fazla konuşma bayar...

- Aysu, sen git makyajını tazelet, çeyrek saat sonra yeniden alıyoruz sahneyi arkadaşlar...

Ayten Suvak

Hiç yorum yok: