("Evet" dedi kumral, sevecen bakışlı, yakışıklı mı yakışıklı bir erkek. Bakışlar birleşti, "Önce aşk vardı, ne yazı ne söz" diyen bakışlar...O gün kalpler çizdi sessiz bir ünlem, sorular yağdı sonra, virgüller, noktalar, noktalı virgüller...Ne yazının ne sözün hükmü, o gün düş düşeydi ilk görüşte arzular. Hani nasıl dudak dudağadır kalpler, dil diledir söyleşiler, nefes nefesedir sevişmeler, işte öyleydi o gün, o an, bütün birleşmeler gül baygınlığında, karanfil uyarıcılığında. Yorgun birer kuştu bedenler, pır pır sevdalanmış bakışlarda. Bir erkek, bir kadın...)
- Sanki sizi yıllardır tanıyor gibiyim, trafik kazasında kaybettiğim eşime o kadar çok benziyorsunuz ki...Ben estetik ve rekonstruktif cerrah, Arzu'mun parçalanan bedenine yeniden hayat veremedim...Onu çok yalnız bıraktım...
-...........
( Sarı sarman Arzu bir sıçrayışta yakışıklı cerrahın kucağına kuruluyor mırıl mırıl: "Geri verme bana hiçbirşeyi, hepsi senin adına yazılmışlardı, her rengine ela gözlerinin; gönül çelmelerine, kızdırmalara, kayı†sızlıklara, pişmanlıklara öyküydü, oncası arasından çekip alı alıverdiğim; bumburuşuk anılara sitemdi, Kanada adresine gönderdiğim; kuşkuları depreştiren, heyecanları kışkırtan, korkuları abartan hınzırlıklardı muzır bir kediden erkeğine, sıcacık ama akrep gibi de sokan...)
........
- Hey çocuklar, Aysu orada kime takıldı öyle, gözgöze, dizdize? Ne güzel bir tablo! Eriyor kız yav!
- Çok konuşma oğlum, kız aradığını bulmuş gibi bakıyor adama. Bu film iyi geldi ona, kendini de buldu, aradığı erkeği de...Kim demiş hani "Aslolan Aşktır" diye? Süt dökmüş kediye döner belki bizim haydut kız! Hayalleri gerçekleşmiş gibi kızın işte!
( Gerçekten de Aysu'nun "Aslolan Aşktır" bakışları ilk görüşte aşık olduğu erkeğini okşuyor okşuyor gibidir: "En doyumsuz bakışlardan iniverirken ılık bir ürperti en körpe düşlerime, kanatlanıp gider miydik sarmaş dolaş birlikte, hevenk hevenk arzularla, kurguların en ötesine, "Aslolan Aşktır" diye diye sevgilim" diyen bakışları...)
......
( Sayın seyirciler,
Bu kurgunun adı ASlolan ASktır. Uyarın şu oyuncuları da, yanlış yapmasınlar... )
----
Perde kapandı. Bilgisayar kapandı. Genç yazar bir öyküyü daha bitirmenin keyfiyle şöylebir gerindi. "Oh iyi iş çıkardım gene, elimden ne kurtulur benim, iş ki azmedeyim!"
Dedi...
Ve başladı bir şarkı mırıldanmaya. Şimdi ne yapmalı, ne yapmalı? Yeni bir öyküye mi başlamalı, bir roman mı tasarlamalı? Yoksa, yoksa...
Hah buldu! Bir iki şarkı öğrenip pop-star yarışmasına katılsa nasıl olur, sesi hiç de fena değildir hani! Hem yeni bir heyecan, hem yeni bir malzeme, yazı konusu için! Yarışmacılarla jüri önüne çıkma sırasını beklerken arkadaşlık kurar, sonra...Sonra gelsin öyküler...
İyi de şarkıları bölük pörçük bilir yazarınız, orasından burasından...Öykülerinde yaptığı gibi bir onu söyler, bir bunu...
"Biir şarkısııın seeen, ömüüür boyuu süreceeek, duuudaaaklarımdaaan yıllarca düşmeeeyeceeek!"
Ya da;
" I found my love in Portofiiino, la la laaaaa!".....
Bir de böyle bir huyu vardır işte, unuttuğu ya da bilmediği yerlerde "la la laaaa"yı basar, tıpkı öykülerinde yaptığı gibi, sonunu getiremediği yerlere üç nokta...
"Hey mambo, mambo Italiano go go goooo".....şarkısıyla gönlünün onu götürdüğü konuları mı yazsa acaba? Ya da yaşadığı taşra kentinde başından geçen küçük maceraları mı? Katalitik sobasına her hafta tüp getiren boylu poslu delikanlının aşık bakışlarını mı; kapı ağzındaki kaçamak öpüşmeleri mi: yoksa kırtasiyecideki saçları jöleli oğlanla dükkanın arka tarafındaki tuvalette yaşanan kaçamak sevişmeleri mi?
Heyecan, heyecan, biri geldi gelecek, biri gördü görecek...Jöleli oğlan biriyle nişanlanacak yakında; tüpçü delikanlı çıtı pıtı bir köylü güzeliyle nikahlanacak iki aya kadar ( olsun, evlendikten sonra da böyle sürdürürüz, diyorlar), biraz macera yaşasalar başları bağlanmadan, biraz da bir yazara malzeme olsalar fena mı olur, gizli yerlere gizli gizli bir iki öpücük, gizli gizli okşamalarla...
Heyecan, heyecan, heyecan dorukta...Yarışmaya katıldı yazarınız...Pazartesi günü açıklanacak! Çocuk Öyküleri Yarışması birincisi: A6PS9 rumuzlu Ayperi Su...
Acele Posta Servisi'ndeki gibi APS...İstanbul Deniz Otobüsleri'ndeki İDO gibi bir kısaltma...Tanınmış çocuk öyküleri yazarı Ayperi Su! Şimdi içinizden biri çıkıp belki;
"Senii sevdim, hem çoook sevdim, güzeelsiin, şiriiinsiiin" der, "Bir tanemsiiin, sevdiğimsiiiin" diye talip olur ona, kimbilir...
Bütün bunların Ayperi Su'yun "gerçeği" olduğuna inandınızsa olur, neden olmasın? Maksat yazarlıkta olduğu gibi inandırıcı olmak...
İşte size yeni yeni ünlenen "ASlolan ASktır"ın yazarı Ayperi Su'yun gerçeği:
Gülperi'nin öyküsü adamakıllı duygulandırdı beni bu sabah. Hangi Gülperi mi? Gülperi işte, köylük yerde kadın olmadan dişi olan, iri kara gözlü, uzun uzun kirpikli, selvi boylu Şerife, dişilik adı Gülperi...
Ayvalık Halk Kütüphanesi'nden aldığım 50(Yazar-Öykü) kitabında yer alan Ayla Kutlu'nun Gülperi'si. Öykünün ilk tümcesindeki gibi "Gün kavuşurken yağmur başladı, sabaha kadar yağdı" bu sabah Ayvalık'ta. Burada doğan öykücülerden Feyza Hepçilingirler'in "Yağmur Sıcağı" bastı sonra, oysa kış dönümüne çoktan girmiştik. Narlar iyice olgunlaşmış, sapır sapır dökülüyordu yerlere. Yemesi zor diye pek satın alan yoktu pazarda; tatilciler daha çok kudret narlarıyla ilgileniyorlardı, hani zeytinyağına batırılıp on-onbeş gün bekletildikten sonra mideye şifa niyetine kullanılan pütürlü bitki. Çekirdeklerini hiç görmemiştim, nasıl da ayet gibi yazılı, sevimli tohumlarmış. Mayısın altısında Hıdırellez'le birlikte dikilirse daha verimli olurmuş. Bizim ev sahibimiz bu tarihi kaçırmış ama onun kudret narları da taa komşu bahçeye kadar almışlar başlarını gidiyorlar, hatta çamlarla sarmaş dolaş olup göklere tırmanıyorlar neredeyse...
Geçenlerde bir kadın baktı baktı baktı, pek bir göz öldürdü bizim narlara, ama cesaret edip koparamadı. Ben balkonda oturmuş kitabımı okuyordum, gözümde astigmat gözlüklerim, ciddi bir havam vardı zahir, çekindi benden, başörtülü, şalvarlı kadıncağız. Ben de "Buyurun, koparın!" diyemedim doğrusu bir kiracı olarak...
Ellerinde torbalar bir sürü insan dolanıyor çevrede, yazlıkçıların çoğu gitti, kalanlar sonbaharın sakinliğini seven emekli tipliler. Yarısı yanmış korunun içindeki kestirme keçi yolundan geçip bakkala ekmek, gazete almaya gidiyorlar; büyük alışverişlerini ya merkezden ya pazarlardan yapıyorlar...
Biz Ayvalık'ın içinde oturmuyoruz. Işe yazlıkçılıkla başladık ama sevdik buraları, artık yerlisi sayılırız! Annem "sen git kızım, balkonlar bana yetiyor" diyor, fazla çıkmıyor dışarı; bense yazmakta olduğum öykülere malzeme toplamak için dışarı çıkıyorum çoğunlukla. Sevgi Soysal öyle yaparmış, dolanır dolanırmış "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti", ben de Ayvalık'ta Bir Öğle Vakti Halk Kütüphanesi'ni buluverdim tepelik bir yerde, "Bu yol nereye çıkar acaba" diye meraklı kediler gibi dolandığım bir gün. "Hikaye mi arıyorsun dünyada? Al işte! Burnunun dibinde" dedi Necati Cumalı, başta sözünü ettiğim öykülerde...
Öyleyse ben kimleri öyküleştirip ölümsüzleştirsem şimdi? Neşeli neşeli konuşmalarımla aklı başından giden ve beni Rumlardan kalma eski evine götürmeye kalkan zeytinyağı tüccarını mı? Onun antika evini görme merakımdan ölsem de, kedi gibi başıma işler açamam! Ah Gülperi, daha on iki yaşında önüne tek yol çizilen selvi boylu! Dağların arasına sıkışmıs bir köyde, tarlalardan birine kaldırılan kara gözlü, kara bahtlı kız! Yazarın deyişiyle "Hızlı boy atmış orman ağaçları gibi genç ve gevrek" Gülperi! Ben senin kadar bahtsız değilim, okudum ettim, bir yerlere geldim ama gene de bir mal gibi görülüyorum ben de. Küçük yerlerde herkesin gözü birbirinin üstünde olur; yapılan en küçük iş hemen herkesin diline düşer bizde...
Öğrenciliğimde staj yaptığım şeker fabrikasında Kastamonu yöresinden bir gençle uzun uzun konuşmuştuk bir gece vardiyasında, laboratuarda bir odada, "ateşle barut"! Böyle yorumlamışlardı sonradan, oysa biz yaramaz hiçbir şey yapmamış yalnızca konuşmuştuk o gece. Bir erkek bir kız, tekinsiz saatlerde aynı odada, aaa! Ertesi gün " Hani o İstanbul'dan gelen kız var ya.......yaaa, böyle böyle!" olmuştum herkesin dilinde...Lojmanlar kısmında bir grup kadın birbirlerine beni gösterip birşeyler fısıldaşıyorlardı:
"-Kim bu kadın yenge?
-Lunaparkçıların orospusu olmalı, niye geldiği de belli!"
Hayır, bu sözler bana değil, Ayla Kutlu'nun Gülperi'sine söylenmiş! Benim perim Kalypso olacak öykümde. Cunda Adası'nı karşıma alacak şekilde oturdum kütüphanede.Yağmur dindi. Sabah buğu buğu kalkıyor menekşe renkli Ege'nin üzerinden. Yorgunum biraz. Kediler gibi kestiri kestirvermeyi severim, kapandı bile gözlerim... Koca bir mağaradayım şimdi. Kocaman bir ateş var ocakta. Çıtır çıtır yanıyor dağ selvisi, mazı ağacı. Kalypso kitap yazıyor altın kalemle, oymalı masasında; şarkılar çığırıyor güzel sesiyle arada "Agapi Agapi!" Herkeslerden uzak, ıssız bir adada oturuyor, Olympos erkek tanrılar dünyasından ayrı, kadının egemen olduğu başka bir hayali düzende...
Odysseus gene ağlıyor bir köşede, yetmiş canına artık tutsaklık; yerini yurdunu özlemiş ama Kalypso bırakmıyor ki bir türlü! "Esin kaynağımsın benim, bu öykü bitmeden bir yere salmam seni, hiç yalvarma!" diye ayak diretiyor. Zavallı adam iki gözü iki çeşme, "Reis tanrıyla görüşeceğim, kurtarsın beni senin kaleminden!" diye dövünüyor. "Biraz daha sabret, bir kaç sayfa kaldı!" diye sesleniyor oradan sevimli yazar...
Derken, bir yat demir atıyor ada sahillerine. Içinde büyücü kadın yazar Kirke! Sanki Nazlı Eray'ın "Fantastik Senfoni"sindeki aslan yelesi gibi kızıl bukleli saçlı, uzun kirpikli, mercan renkli dudaklı, ünlü şuh yazar! Olympos dünyasından bütün eleştirmen tanrıları domuza çevirmiş bir büyücü! Hepsi de Odysseus'un arkadaşıymış bunların...
Kirke ve Kalypso! Her ikisi de düş, fantazi ve gerçek arasında gidip gelen öykülerde Odysseus'un maceralarından büyük ölçüde etkilenen büyücüler. Kalypso esin aramaya geldiği ıssız adasına düşen gezginleri malzeme yapacak kendine. Sulugöz Odysseus'un da yüzü gülüyor artık; domuza dönüşmüş olsalar da arkadaşlarını tanıdı...Onlar da incecik kuyruklarını sallayıp, domuz domuz sesler çıkarıyorlar, koca delikli burunlarıyla! Ne Kalypso ne Kirke öykü yazımında kendilerine onca esin veren güzel adam Odysseus'tan vazgeçebilir. Zaten büyücü değiller mi onlar, isteseler kavuşturamazlar mı adamı yurduna, karısına! Işte Kalypso, altın kalemini bir oynatıyor, Penelope çıkıp geliyor kocasının yanına! Varsın gelsin, tavuk gelecek yerden kaz esirgenir mi? Daha ne öyküler yazdıracaklar bu kahramanlar onlara! Sıra büyücü Kirke'de şimdi! Eleştirmenler olmasa yazmanın tadı mı kalır! Çalsın" Fantastik Senfoni" neşeli neşeli, Kirke de salladı sihirli kalemini, sopa gibi:
-Yasas, agapimu, ine Theodorakis, bu akşam Sirtaki oynuyor muyuz kızlar! Hey Kirke! Hey Kalypso! Haydi vre!
.............
Ayten Suvak
20 Ocak 2009 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder