20 Ocak 2009 Salı

Aslolan Aşktır Deli Deli (8)

Aysu sevgililerinden birinin Bodrum'da hediye ettiği ve o günden beri yanında taşıdığı çakısıyla onca emek verdiği tablosunu parçalamaya başlar. Çakının ucunda upuzun erkeklik organıyla bereket tanrısı Priapos'un heykelciği sallanmaktadır...

Şu ruh ne kadar uçucu, ele avuca gelmez birşey. Nesne, madde, nedir o bilemiyor ki insan, "şey" deyip çıkıyor işte işin içinden. Herşeyin dile dayandığı fikri de doğru bir bakıma. Renklerin bir resmin sözcükleri olduğu doğru; dansın ruhun adımları, müziğinse ruhun metronom dalgalanmaları olduğu doğru...

Yazın sanatının tekelindeki sözcükler diğer sanatların da daha kapsamlı paylaşımına olanak sağlamıyor mu? Örneğin ben yarattığım tabloyu tek başıma seyredip, kendi kendimi çözümlemeye çalıştığımda, çıkardığım anlamı sözcüklere dökmedikçe yalnızca kendi içimde hapsetmiyor muyum? Bu sözcükleri görsellikle birleştirdiğimde çok daha anlamlı ve çok daha özel bir film çıkmıyor mu ortaya? Yaslanın koltuklarınıza, bitmedi daha film, antrak antrak...

Hadi var mı isteyen, gazoz, çıtır, çikolata?

Belki gene sıradan birgün yaşayacaksıniz benim gibi. Herzamanki koşuşturmacalarda yeni bir tat aramayı iş edineceksiniz. Baktınız ki suratınız fazla asılmaya başladı, yapmacık, zoraki bir gülümseme yapıştıracaksınız dudaklarınıza. İlk lokmayı zorla da olsa yutunca açılır ya insanın iştahı, işte öyle bayağı, sıradan bir güne zoraki bir gülümsemeyle başlayıp, yaşama isteğinizi yeniden kıpırdatacaksınız içinizde. Tıpkı benim gibi...

Gene yürekleneceğim onsuz bir gün için. Vuracağım kendimi Sultantepe yokuşuna. Bodrum'da değirmenli tepeden koylara bakar gibi seyredeceğim İstanbul'umu. Ben ondan nasıl vazgeçerim. Canım benim. Canım İstanbul'um!

Sevgilimle gezdiğimiz yerlerine mim koyacağım. Sarı çiçekli, turuncu elbisemi kıskanacak güneşin. Onu her giyişimde kopacak film. Güneş yerine ben yakacağım tenini. Akşam esintisinde en hülyalı pozlarımla film karelerine hapsedeceğim ikimizi. Onu hiç mi hiç kaybetmeyeceğim...

Ama sanırım kaybettim. Bir hediye almıştım ona o tatil yöresinden. Herkes girip çıkıyordu dükkanlara, ben de alışveriş etmek zorunda hissetmiştim kendimi. Öyle çok alınabilecek şey vardı ki! O küçük nesneyi görür görmez, "Bunu ona almalıyım" demiştim gözlerimle. Satıcı da onları okuyup "YES!" kondurmuştu seçimime. Pekçok yabancı dolandığı için oralarda, yerlileri de karıştırıyordu besbelli. Ben de "ALRIGHT! Şunları bir hesaplar mısınız?" deyince tuhaf tuhaf bakmıştı yüzüme. Ukalalık mı ettim acaba diye kızarmıştım birden. Ucuna tek kollu çıplak tanrıça heykeli geçirilmiş anahtarlığı sevgilime verdiğimde kızaracağım gibi kızarmıştı yanaklarım. Sonra aniden garip bir içe doğmanın sıkıntısıyla terlemiştim...

Ya bu anahtarlığı ona hiç veremezsem? Eskisi kadar sık yazmıyor bana. Telefon da etmiyor. "Aslolan aşktır" der hep. Aramasa da, sormasa da aşkı bana yetmeliymiş. Ona inanmaya ve güvenmeye devam etmeliymişim. Bana telepatik mesajlar verirmiş, ben de onun etli dudaklarının dudaklarımı hapsettiğini hissedermişim...

Pekala, aşka inanmaya ve güvenmeye devam etsem, beklemekle geçen günlerin siradanlığı boğmaz mı beni? Sultantepe'de derin derin soluklanıyorum. İçimde o, çıktım evden. Her adım atışımda daha da içerilere giriyor. Memelerim nasıl da mıncıklanıyor öyle. Dayanamıyorum, küçük küçük fıskeler atıyorum ellerine...

Gene de rahat durmuyor. Saçlarımı bir kavrayışı var. Bir okşuyor onları savura savura...Rüzgarlıdır Bodrum. Rüzgarlıdır Sultantepe...Gözlerim süzülüyor hazdan. Hemen saklıyorum onları güneş gözlüklerimin ardına. Dudaklarımı ezen, çiğneyen dudaklarını kimse farketmesin diye mendilimi çıkarıyorum sık sık, terimi siler gibi...Hava zaten çok sıcak, bir de onun sıkıştırmaları buram buram, kısrak gibi terletiyor beni. Olsun, aşık olan terler!

Vapurda cep mesajlarımı kontrol ediyorum. Oturduğum yerde hafifçe kaykılıp, bacaklarımın arasında yer açıyorum ona. Başı gömülüyor içime. Bacaklarım yanıyor. Dur biraz, bak bize bakıyorlar, anlayacaklar sonra. Ah, ne muzipsin sen, gıdıklanıyorum. Of çok sıcak..Ipıslağım...

Vapurdan indim, zorlanıyorum yürürken. Hala bir şeyler vuruyor içime, vuruyor vuruyor.. Çıldırtıyor beni...Ipıslağım, ıpıslak. Yağmur yağıyor...Kilotuma kadar ıpıslağım, ıslak...Aslolan ıslaklık...

Sanatçıların buluşma lokaline gelinceye kadar kuruyorum biraz. Pencere kenarında bir köşeye oturuyorum. Etraf sigaranın birini söndürüp diğerini yakan sanatçı kaynıyor. Birkaç tanıdıkla konuşuyorum, havadan sudan...Sonra müzik başlıyor. Aşkımla yeniden başbaşayım. Kollarını omuzlarıma dolayıp kendine çekiyor beni. Aslolan aşktır, gözüm başka hiçbir şey görmüyor ama, bir ara duvarlardaki resimlere takılıp kalıyor...

Aşkımla ben resmedilmişiz onlarda. Yüzlerimiz belli belirsiz. İki tabloda ben onun kucağında oturuyorum. Yüzüm ona dönük. Kalçalarımdan kavramış beni. Bacaklarım aşkımın beline dolanmış. Sımsıkı sarılmışız birbirimize. Sonra sırtımı ona dönmüşüm. Hala kucak kucağayız. Memelerimi hapsetmiş aşkım. Yüzü boynumda, saçlarımda. Kulak memelerimi emiyor. Bir eli aşk üçgenimi hiç bırakmıyor. Sanat tartışılırken, müzik dinlenirken bile hep oramda...

Çok susuyorum. Aşkım da susuyor. Tepe'de derin derin soluklanıyorum bu yüzden. Havayı burnumdan çekiyorum, biraz içimde tutup ağzımdan soluyorum. "Burnumdan solumadan gelsen iyi olur aşkım" diyorum kafamdaki resmine, "Tanrı bile bu kadar bekleStmiyor insanı!"

Bu yazı Bodrum'da geçirdiğimi yazamadım ona. Epeydir yazamıyorum. Bekletiyorum onu. O da beni...Ne zaman döneceksin Kanada'dan aşkım? Yoksa,yoksa, yanında biri mi var?

Geceleri hep aynı ses bölüyor bölük pörçük uykumu: "Aslolan aşktır!"

Sahiden öyle mi?

Bilmiyorum ama, gene sıradan bir gün yaşayacağım, biliyorum...


Ayten Suvak

Hiç yorum yok: