Sen öyle birisin ki, Şeytan Sofrası'ndaki şu çukur taş gibi, öylesine soru dolu, öylesine kuşkulu, öylesine isyankar, öylesine kapkaç! Şu adaklardan çiçekli taş gibidir iştahın, ne yediğin bilinmez!
Yaşarken sindirilir inanç!
Şeytan Sofrası"nda Li Mon!
"Kadın sokağa bakan mutfak penceresinden yolu gözetliyor ve arada sırada aynanın karsısına geçip, kendisini tepeden tırnağa iyice bir süzüyor: "Benim adım Li Mon" diyor, Li Mon aynadakine ve suratlarını ekşitip nanik yapıyorlar birbirlerine karşılıklı...
Li Mon bu eve taşınalı beri hemen her şey çok değişik. Pencerenin önce sağ kanadı açılacağı yerde, sol kanadı açılıyor. Hep dikdörtgen olan halılar burada sekizgen ve Li Mon dışarıda hep bodur mandalina ağaçları görüyor. Bundan önce yaşadığı yerde meyvaları daha nohut kadar bile olmadan yolunan erik ağaçları vardı.
Annesi bunun nedenini şehir değiştirmelerine bağlıyor. Güneye inildikçe bitki örtüsü de, insanların huyları da değişiyor. Ama Li Mon aynı fikirde değil: "Bitkiler değişik olabilir, ama insanlar aynı' diyor.
Li Mon pazar alışverişi için evden çıkıyor. Arka balkondan sokağa inen merdivenler biraz dik. Yavaş yavaş ve dikkatli iniyor.
Dışarıda önce deniz kıyısına doğru yürüyor. O tarafta gazinolar var. Tanımadığı insanlar içecek birşeyler yudumluyorlar. Pek kalabalık yok. Sahile park eden tek tük sürücüler de birer ikişer çekip gidiyorlar. Li Mon kara tarafına doğru ilerliyor bu kez. Oradan manzarayı kuş bakışı inceleyebilir, kimse de onun oralarda gezindiğini farketmez. Askeri kamp yüzünden her yerde çekmeyen cep telefonları burada çeker. Li Mon'da da var bir tane, hem de olabilecek en küçük boyutlarda, sarılı siyahlı.
Her gün bu tepeye çıkıp mesajı var mı yok mu diye kontrol ediyor. Bazen yakınlardaki orman yoluna sapsa acaba nasıl olur diye düşünüyor. O zaman kırmızı başlıklı kız gibi kurtlara yem olur mu? Nar kırmızısı bluzünün fazla açılan üst düğmelerini özenle ilikliyor Li Mon. Sarı dalgalı saçlarını alabildiğine öne çıkaran örgü bluzünün...
"Benim adım Li Mon" diye tekrarlıyor kendi kendine: "Buraların yabancısı olabilirim ama korkmuyorum, acaba Şeytan Sofrası'na çıkar mı bu yol?"
Ancak Li Mon bilmediği yola gene de sapmıyor. Taşındığı bu bölgede çok şey farklı olabilir ama o ne şeytanı görmek ne de salavat getirmek istiyor...
Çok şiddetli yağan yağmurların ardından zaten bozuk olan yolda derin çukurlar oluşmuş. Göletin kıyısında mahzun bakışlı bir martı var. Göğüs tüylerinin arasında pembemsi bir kızıllık göze çarpıyor. Oraya buraya sapan atarak uzaklaşan serseri çocuklar gözüne takılıyor Li Mon'un, yokuşun biraz ilerisinde. Martı kırgın, el dokundurmuyor tüylerine...
Li Mon öğrencilik yıllarında erkek arkadaşının tecavüzüne uğradığı çatı katında da böyle bir martı gördüğünü hatırlıyor o an. Bir taraftan zorbayı itip, bir taraftan üzerine eğilen yapışkan dudaklardan kendini sakınmak için başını sağa sola çevirirken bir martıya ilişmişti gözleri o gün. Belki de Li Mon'u seyrediyordu ve erkek martıyı çağırıyordu çığlıklarıyla. Li Mon'un o an kuş dilinden anlayacak hali yoktu ki...
Birden dalga dalga bir öfke kaplıyor Li Mon'un içini. Yolun ortasında duruyor. Martıya, sekizgen halıların bulunduğu eve, haşarı çocuklara, çevresindeki her şeye ve en çok da yaşama öfkeleniyor...
Bu ruh haliyle hızlı hızlı yürümeğe başlıyor şehir merkezine doğru. Yürüyor, yürüyor, kilometrelerce, nefesi tükeninceye dek yürüyor. Pazar yerine ulaşıyor ve derin derin soluklanıp , kendisine kur yapan lise mezunu, Lesbos göçmeni pazarcıyı arıyor cep telefonundan: "Kırmızı gülü şehir kitaplığının oraya getirebilir misin?"..........
O andan başlayarak yeni bir öykü yazıyor Şeytan Sofrası'nda Li Mon. Pazarcıyla her hafta bir araya geliyorlar. Li Mon yaralı martıyı unutuyor. Sola açılan pencere pervazları aslında kendi solaklığına çok uygun. Sekizgen halılar dikdörtgen olanlardan daha hoş görünüyor göze. Belki farklı olduklarından. Yeşilden turuncuya dönen mandalinalar da üçer beşer yolunup duruyor dallarından. İlkbaharda erikler, sonbaharda onlar. Değişen birşey yok...
Kırmızı gülün de mevsimi yok. Tavuk Adası'na bakan çamlık bir tepede rüzgarla hafif hafif sallanıp duruyor kıpkırmızı bir pazar minibüsünün çiçekli perdesinde. Külüstür bir araba, kapısı hafifçe aralık. Içeride farklı bir öykü, bir limon kokusu, iki gül, gözleri baygın...
" Güz gülleri gibisin, Li Mon'ummmmm......"
Değişik bir şarkı..."
Aysu, Ayten Suvak adlı bir yazardan okuduğu bu küçücük öyküde bir bakıma kendisini okuyor ve çok duygulanıyor. Öyle ya, o da kalkıp taa İstanbullardan taşraya göç etti, kariyerini askıya aldı. Ne için, kimin için, neden, nasıl? Bütün N'ler bir araya gelseler, belki bir şeyleri açık ederler!
Belki...
- Pıssst Aysu makyajın tamam mı, çekime geçiyoruz!
Ayten Suvak
20 Ocak 2009 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder