Cunda sahillerinde bir pansiyon odası. Ada'nın ünlü yeliyle pencere "tak tak" vuruyor. Pansiyon Jardin-Rooms for Rent! Rumlardan kalma yapının kalın taş duvarlarında perdesi yarı aralık küçük bir pencere, Tavuk Adası yönünde. Kukurikuuuu!
Aysu ve sevgilisi adadaki işadamları toplantısını dürbünle dikizliyorlar. Aysu, antikacılardan kiralanma eski zaman işi bir elbiseyi çırılçıplak bedenine havlu gibi dolamış. Kızıl gölgeli kestane rengi saçları serbest topuz olmuş, yanaklarından dökülüyor...
- Aysu şimdi farzet ki Ondördüncü Lui'nin sevgilisi Anjelik'sin. Şu dikizlediğiniz şık kalabalık arasında senden güzel kadın yok. Bilgisayar montajıyla yüzyılları içiçe geçiriyoruz...Siz ikiniz hem pansiyon odasında, hem sarayda, hem de adada resepsiyondasınız. Aysu'nun parçalanmış ruhu Picasso'nun tablosu gibi, ağzı, burnu, memeleri her tarafa dağılmış bir kadın! Bir yanda en şık elbiseleri içinde günümüzün kralları, diğer yanda metresiyle sevişen devrik saltanat. Hem dikizleyen, hem de dikizlenen durumunda bir çiftsiniz, seyirciye mesajınız: ne kadar sıkı işadamı, kral olursanız olun, hayatın en tatlı gerçeği bütün devirlerde cinsellik olacaktır...
Aysu en güzel kadın rolü oynamanın büyüsüyle sarhoştur bu kez. Tarihin solgun sayfaları rengindeki eski elbise memelerini, bacak arasındaki şeytan üçgenini zarzor örtmektedir. Ayakları dibine çömelen aşığının uzun saçlı başı ise tamamen kapatmaktadır şimdi o şeytanı ağzıyla...
- Oh Anjelik, çok tatlısın, biricik aşkım, biraz daha ver, biraz daha, ohh kraliçem benim...
- Siz de verin haşmetmaap, hepsini ama hepsini istiyorum...
Neyin hepsini, paranın mı, gücün mü, cinselliğin mi?
Günbatımı orkestrası gümbür gümbür...Şeytan bunun neresinde? Bum çıs bum çıss...Sellere kapılmış gidiyor. Havai fişek yağıyor göklerden... Cunda'ya yağmur yağıyor...Cats and dogs yağıyor. Kedi köpek yağıyor, bardaktan boşanırcasına...
- Cunda, Cunda gel pisi pisi, pussy pussy, pussycat, seni çağırıyor Akrep, sadık arkadaşın...
Bırak bunları şimdi, gel gel sevgilim....
Ohhh geldimmmm.....
- Bak benim huyuma suyuma göre git, yoksa...
- Yoksa?
- Yoksa tırmalarım!
- Anlaşıldı Aysu'cuğum, Karadeniz'de batan gemiler senin değilmiş; neden
dersen seninkiler Cunda'da batmış da ondan, hem bir kız talip oldu bugün onlardan birine; baktım tarif tıpatıp uyuyor da, gene de püf noktası eksik. Deştim kızın içini, üff, bir koy beşyüz al, yandan çavuş kasatura. Susar gibi oldu, sonra derken, fısır fısır:
Telgrafın tellerine kuşlar mı konar
İnsan sevdiğine canım böyle mi yanar?
- Esastan mı, sen hangi paleontolojik devirden geldin bakayım, dinozor
dedeli piliç? dedim, duyan kim, kız kaptırmış burnunu bir kere; yarım duble almıştı Üsküdar meyhanesinde, sonra bir daha, bir daha.....Aaa....Ne diyor bu canım!
Esirgemesen kendini benden olmaz mı
Yüreğimi ısırtıyorsun bana öfkemden
İnciniyorum incitiyorum bak
Yere sermesin seni kasırgam
O taptaze bir meltem olurdu
Karşılık görebilseydi senden
Oysa şimdi ürküyorum kendimden
Kaybolacağım biliyorum
Azgın girdabında fırtınamın
Ama hala direniyorum
Bekle, belki döner kaptanın, sen devam et şair çıraklığına. Durup
duracağı yok bunun, fena kaptırmış, belli. Çantasını açtı şimdi de,
mendil aranıyor zahir. Ne o,...kalibrelik "Simit"....Markalardan
anlamam, öldürme gücünden de. Bak hiç yakışıyor mu sana, ayıp vallahi!
Eskiden silahlar erkek imajı yaratırdı insanda, şimdi pek
farketmiyor. Al işte bir hatun...Bence var ya, bilmem kaç kıratlık
pırlanta, hani Richard Burton'ın menekşe gözlü Liz Taylor'a hediye
ettiği cinsten, işte o bile, silahın sembollendirdiği güçle boy
ölçüşemez. Yüzleri maskeli Saddam askerleri öyle bir şevkle resmi
geçit yapıyorlardı ki, değme gitsin. Neden acaba dünyada bütün resmi
geçitler aynı militan ruhu yansıtır, demek ki insanın mayası
milliyetle, coğrafyayla sınırlı değil; bütün insanlığı bağlayan ortak
bir ruh var.
Tabii var, öldürme içgüdüsü!
- Bende de var; önce şu barmenle "siftah" edeceğim. Aç dükkanı, gelen
dertlensin, giden dertlensin. Yetti artık, bundan sonra "baradam"lık
yapacağım tezgahın önünde, seninle gözgöze, Aysu demişler bana:
Ben ölünce sessizlik olacağım
Ne toprak ne ateş ne su
Sensizlik koyacak bana
Sen beni yere göğe koysan da
Sen sağır ve dilsiz
Ölü müsün demeye dilim varır mı
Sesinde bir ben yokum
Demeye bile hasret giderken
Ben senin sesinsiz edemedikten sonra
Kısacık bir şiir bile yazamayacağım
Sensiz sessiz kimsesiz
Kimbilir der miyim ki
Sessizlik de yaşanırmış meğer
Ses gibi karşılıksız
- Ya, demek böyle gülüm demek sen şairsin aynı zamanda, hani mücevher tasarımcısıydın demek dörtbaşı mamur sanatçı adayısın sen, biz iki çırak geçinir gideriz. Haydi, elden
gel, "Simit" BENİM avucumda artık, korkma!
- Ya Simitveston mu, bildiğimiz simit mi, yoksa, yoksa akrep zehiri mi, söyle!
Ah benim delidolu haydut ruhum, bu çektiklerin hep aşk yüzünden mi yoksa, elini silahlara atmaların, zehir yalamaların? Aşkın rengi yeşildir senin için, zehir yeşili...
Sen bilmezsin, ille de ille yeşildi bir zamanlar dünyamın rengi. Gökyüzü bile yeşille göreceli maviydi.
Deniz mi?
O hepten yeşildi, mavi beyaz dalgalı, aslı zümrüt fistanlı deniz tanrıçalarıydı da, Poseidon namlı mendebur koyu lacivert veya mor yapardı delirdiğinde.
Sonra, fırtına sonrası yeşillik, buz yeşili. Kar yağacağı zamanlar Boğaz'ın büründüğü renk, hani sanki Bursa ovası gelir yayılır Üsküdar-Kabataş arasına.....
Kişinin nesnel dünyası küçücüktür bir bakıma, hergün izlediği yollar, aynılık, değişmezlik......
İşte bütün bunların sırrı yeşildeydi benim için bir zamanlar. Öznel bir gizem yatardı bu renkte, sereserpe uzanmış, fütursuz bir kız gibi, ilkyaz akşamlarında, yeşilin henüz toz yüzü görmemiş tazeliğinde caneriği gelirdi çarşıya yeşil, yeşil. Sonra adı sonradan moda olan çağla çıkardı, üstü hafif tüylü kadifeler gibi...
Ayten Suvak
20 Ocak 2009 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder