31 Aralık 2009 Perşembe
28 Aralık 2009 Pazartesi
N'aber Abi?
B e nerede şimdiki
AP artman komşuluğu nerede
L ûgatlarda kalan
I lık ılık sevgiyle akan
K atmerli gül kokan ahbaplık...
Ayten Suvak
ASlolan ASktır
13 Kasım 2009 Cuma
AS-Felsefe
31 Ekim 2009 Cumartesi
AS-Muvaşşah
30 Ekim 2009 Cuma
AS - Ordu
23 Ekim 2009 Cuma
AS - Kız Yağmur Kız...
yağmurdan mal kurtaran-
Canın akmazsa...
Ayten Suvak
ASlolan ASktır
20 Ekim 2009 Salı
Renk...
En uçuk pembelerle
Ne kalmışsa geriye
Kat onları kalbine
Ayten Suvak
ASlolan ASktır
9 Ekim 2009 Cuma
AS- Ayvalık'ta Yaz...
yüzler güler burada-
Bahçede güller
Her yer çam ormanı. Her yer zeytinlik. Zeytin çiçeği kolonyası sürünür yaşlı Giritli. Çam kokar, ıhlamur kokar, kestane kokar sabah kahvaltısında torunlara yedirilen bal. Yanık orman da kokabilir zamanla, şöyle altı yüz futbol sahasını içine alacak büyüklükte yanık bir orman. Şeytan Sofrası’nda şeytan azaptadır.
Ben nefes alamam ama ne şeytanın ayak izini taşıyan taşı görmek ne de salâvat getirmek isterim. Yürürüm kafilelerle şifalı otlar arasında. Yeşillik. Her yer yeşillik. Siyahı yakıştıramam doğaya. Bir duman bir duman. Hasanboğuldu’da Hasanlarım boğulur. Sarıkız Efsanesi’ndeysem sarılara boğarım kendimi. Bir kıvılcım yeter yanmama, tutkuyla, coşkuyla. Yanardöner çiçeği hangi renklerle yanar, bilmem…
Ayvalık’ta yaz
gök gürler birdenbire-
Yağmur ayvada
Küçük yerlerde de kütüphaneler vardır. Geze geze giderim Ayvalık’takine. Bir tepede pembe bir çiçektir kütüphane binası. Önümde mavinin bütün tonları, arkamda yeşille kahverenginin. Renk renk, cıvıl cıvıldır pazaryerleri. Kitaplar yetmez anlatmaya. İnsan kaynar, kedi kaynar sokaklar. Sürülerle dolaşır yazlıkçıların terk ettiği cins köpekler. Yazın neşeyle havlamaları kandırmaz beni.
Kışın nasıl ağladıklarını bilirim, bütün hayvanların. Ya sabır! Sarısabır usaresi sürer Balkanlı büyükannem yüzüne. Bense ithal, besleyici Aloevera, alafranga sarısabır kremi gece yatarken. Akşamüstleri her derde deva aloevera çayı, adalara karşı…
Ayvalık’ta yaz-
Denizde gider biri
kayık tabakta
Tatilcilere haramdır dinlenmek. Gece gündüz gezerim, karada, denizde. Esen meltemlerle bir karaya bir denize sürüklenirim. Kaz Dağları’nın hışmı bitmez yazın bile. Kışını da bilirim. ‘İnsan var içerde, girilmez’ levhası asarım kapımı zorlayan poyraza…
Ayvalık’ta yaz-
Rüzgâr okşar çiçeği
kedi tırmığı
Bütün balıklar karaya vurur Cunda’da. Camekânlara hapsolunur, gelen incelesin, giden hayret etsin diye. Bir sürü incik boncukla birlikte sergilenir onlar da. Çoğu zaman masaların üstünde kuyruk kıvırırlar, dansözlerin kalça sallamalarına öykünüp. Bilemem, belki kılçıklı kaderlerine kuyruk sallıyorlardır. Rakılar tokuşturulur şereflerine. Ne güzel bir dünyadır bu, varsılıyla yoksuluyla. Ali Bey darılmasın, adasına Cunda dedim diye. ‘Çin Çin! İçerim şerefine herkesin, en başta balık kardeşlerimin. Kediler masa altlarında onları bekler. Savaşta değiliz, ilk kurşunu atmayayım. Ali Bey gerekirse atar gene. Balıkçı sandallarında denizkestaneleri öbek öbek. Diken diken. Dokunamam. Korkarım ama salatasıyla iki tek atarım. Salatanın taze sarımsak kokusu Sarımsaklı’dan; iç pilavın çam fıstıkları Kozak Yaylası’ndan; kaldığım evin pembe taşları Küçükköy’den gelir. Ay ışığı Manastırı misafir kabul eder mi, bilmem…
Ayvalık’ta yaz-
Günbatımında
kaynar kırmızı erik
Ayten Suvak
ASlolan ASktır
24 Eylül 2009 Perşembe
AS - Mola Bitti...
haydi çocuklar marş marş-
Molla kızmasın
Aşkınız bitti
haydi aşıklar marş marş-
Eros kızmasın...
Ayten Suvak
ASlolan ASktır
26 Ağustos 2009 Çarşamba
Başlık
B esin yerine
AŞ konur mönüye
L eylak ya da Leyla olur
I lık olmayan esintilerle
K üt diye oturursa başlık parası mideye...
Ayten Suvak
ASlolan ASktır
13 Haziran 2009 Cumartesi
Hiroşima
Bahçe sinemaları
Seyir cümbür cemaat
Dumandan bir bulut
Tüpgaz patlağı fecaat
Hiroşima kalsın sevgilim
Dükkan yandı
Seyir cümbür cemaat...
Ayten Suvak
ASlolan ASktır
9 Mayıs 2009 Cumartesi
AS- Papatya
PAT pat atılan adımlarla insanı dansa kaldırıp
YA praklarıyla 'seviyor sevmiyor' oyununa getiren çiçek...
Ayten Suvak
ASlolan ASktır
20 Mart 2009 Cuma
Seni Sevmem Gerek...
Müthiş iyi kalplisin. Vur kafasına al lokmasını birisin. Tipin de fena değil, kafan gövdene göre biraz küçük ama. Yüzde yüz olmasa da güven cephesinden iyisindir. Sadakatten bütünlemesiz geçersin. Ayrılma lafı ettirmezsin. Seni sevmem gerek...
Gerek ama benim içimdeki yılan engerek. Kurtlu elmayı yedir şuna, yedir şuna, diyor durmadan. Aradım taradım, kurtlu elma bulamadım çarşıda. Bir de Cennet Bahçesi adlı alışveriş merkezine bakayım dedim. Kurtlu elma değil ama, kafası gövdesiyle orantılı, cebi şişkin bir ilah buldum. Apollon'dan daha yakışıklı. Kalbi iyi mi kötü mü daha anlayamadım. Laf arasında yılan sevip sevmediğini sordum. Çok severim, hem de evde bir tane besliyorum, dedi. Engerekmiş. Benim içimdeki engerek git ona, git ona, diyor.
Seni sevmem gerek biliyorum ama, ben gidiyorum...
Ayten Suvak
ASlolan ASktır
15 Mart 2009 Pazar
Hanımefendi
4 Mart 2009 Çarşamba
AS- Öğrenemedik Gitti...
Öğretmenlerimizin kaldırım mühendisi olduğunu, kedinin bile kılını kıpırdatmadığını...
Öğrenemedik gitti,
Kibarlığın parayı buldurmadığını...
Öğrenemedik gitti,
Çok gülenin çok ağlamadığını, gerdirilecek çizgiler yarattığını...
Öğrenemedik gitti,
Varlığı için yandığımız o el ve o yürek, tam gerek duyduğumuz anda yoktur...
Öğrenemedik gitti,
Paradan şikayet eden yalan söylüyordur...
Öğrenemedik gitti,
Küçük şeyler toplana toplana yekûn tutar, başımıza taş gibi iner...
Öğrenemedik gitti,
Sükût ikrarı, inkâr da kârı çağrıştırır...
Öğrenemedik gitti,
Dalaşmadan önce talaş yemeli, dilini tutmalı...
Öğrenemedik gitti,
Yarayı, sarmak değil, yanıklar gibi açıkta bırakmak iyileştirir...
Öğrenemedik gitti,
Çabuk olgunlaşmak, hep çocuk ruhu taşımak isteyenin işine gelmez...
Öğrenemedik gitti,
Her karşılaştığımıza bir gülüş, bir “Deli mi bu!” ünlemini hak eder...
Öğrenemedik gitti,
Herkes “önce Ben”dediği için mükemmellik iddiasındadır; bu sözcüğü “iddaa” haline getirenlerden hesap sorulacaktır...
Öğrenemedik gitti,
Hayatın zorluğu zorbalıkla yenilmez...
Öğrenemedik gitti,
Güzel gülümsemeyi sağlamak, en çok diş hekimlerini mutlu eder...
Öğrenemedik gitti,
Zirve nokta gibi bir yerdir, herkesi sığdıramaz...
Öğrenemedik gitti,
Zaman azsa, insanlar da azar...
Öğrenemedik gitti,
KİMSEYİ ÇOK SEVMEMEK GEREKİR...
Ayten Suvak
2 Mart 2009 Pazartesi
20 Ocak 2009 Salı
Aslolan Aşktır Deli Deli ( 13)
Ta ki, doktorun biri çıkıp esas sorunun Ayperi Su'yun iri memelerinin değişikliğe uğrayan iç doğasından kaynaklandığını ortaya çıkarıncaya dek. Aşksızlıktan doğan bunalımların yol açtığı aşırı iştah ve biraz da genetik yatkınlık memelerde habis yağ kitleleri oluşturmuştu. Bir tek pratik çözümü vardı bu sorunun, memeleri ameliyatla kesip almak...
Ve aldı memeleri, yakışıklı, sevecen bakışlı doktor, estetik ve rekonstruktif cerrah. Bütün sanatını konuşturup yerlerine ideal biçim ve büyüklükte öylesine güzel bir çift kusursuz meme yaptı ki, hayran oldu kendi yapıtına. Aşık oldu...
Deli gibi aşık oldular birbirlerine...
Olur olmaz zamanlarda herşey olur böyle...
Ne de olsa "ASlolan ASktır" olur olmaz, olur olmaz...
Bir ömüüür boyuuu süreeeer, sürmez, sürer sürmez, sürer sürmez...
Bir öykü daha biter bitmez, biter bitmez, biter...
Siz de çıkarsınız kerevete...
Bir çift kediyi okşarsınız tatlı tatlı...
Aşk tadında...
Ayten Suvak
Aslolan Aşktır Deli Deli (12 )
-Ayperi, nerelerde kaldın kızım! Ayvalık'a gittin, Ayvalık oldun, nerelerdeydin o yağmurda! Insan bir telefon etmez mi, merak ederler mi, etmezler mi, hiiiç, umurun değil!
-.................
-Hani, pazardan neler aldın, daha yemek pişireceksin! Şimdi kocan gelir "Açım!" diye! Dinler mi adam senin yazarlığını, çizerliğini! ......Stifno bulabildin mi stifno? Ekşi ekşi salatasına bayılır seninki...
-............
....................
-Ohh, akşama ne yemek var Ayperi? Kurt gibi açım....Bugün bizim fabrikada film çektiler...Artistler geldi..."Modern Mitoloji" miymiş neymiş adı....Acaip acaip bir şeyler.....Haydi ne yiyoruz! Ben fabrikada da yedim ama...( Koca, koca gövdesiyle sofraya kurulur. Olduğundan yaşlı görünen yorgun yüzünü yemek kokuları biraz canlandırır. Eee ne de olsa kredikartızede bir işkoliktir adam. Çok çalışmasına çalışır da, kazandığı bir şey olsa bari yüreği yanmaz Ayperi'nin...)
-.........
"Tanrıça onları içeride tahtlara, iskemlelere oturttu,
.................
Ağlar sızlar halde onları kapadı oraya, attı önlerine kayın kozalağı, palamut, kızılcık yemişi, hep yediği şeylerdi bunlar yerde sürünen domuzların....."
(Homeros/Odysseus x.232vd.)
- Biraz daha palamut ister misin?
.........
( Hişt hişt, çok yedi bu kocan gene, tombul kıçına pantalon uyduramayacaksın Ayperi. Yemekten sonra bir de horuldamaya başlar mı şimdi sana....
"Sevmek bir ömüüür süreeer, sevişmek bir dakikaaaa" nın bir dakikalık erkeği, Ayperi'nin vahşi kedi pençesine dönüşen eli sarkık gıdığına bir estetik geçsin de gör sen! Salla sihirli kalemini Ayperi Su, dönüştür şunu bir domuza, sen de gönlünce oyna oynaaaa!
Vahşi kedi olduğunu düşünen bir insan ya da insan olduğunu düşünen vahşi bir kediysen yaparsın da, büyücü Kirke'nin torunu seni, düşlüyorsun, öyleyse yapabilirsin!
Yatak odasından gelen horultuların fon oluşturduğu "Fantastik Senfoni"nin ritmiyle bir o yana bir bu yana Sirtaki oynayan Ayperi'nin, uygun sütyen bulmakta epeyce zorluk çektiği, topatan kavunu iriliğindeki memeleri de bir o yana bir bu yana sallanmaktadır...)
O gece Ayperi Su yatakta bir o yana bir bu yana döndü durdu. O gece üç farklı rüya gördü Ayperi Su. Onun hayatı bu üç rüyadır, aslında "Hayat bir rüyadır-La viiiida es un sueeeenooo!"
Birinci rüyada camiye giderken etrafında rüzgarlar esmekteydi. Bu rüzgar şeytani APS dehasıydı. Birisi bir arkadaşının kendisine kavun vermek istediğini söyledi. "Kötülük kavun değil ki kokusunu alasın" diye yanıtladı onu ve bunu tek başına, abaza yaşama arzusu olarak yorumladı. Ekşi stifno otunun midesinde oluşturduğu delici gazdan dolayı acı içinde uyandı ve kendisini her türlü kötülükten esirgemesi için Tanrı'ya dua etti. Kocası yanında horuldayıp duruyordu...
İkinci rüya enikonu korkunçtu. Akkor halinde yanan bir mangaldan saçılan kıvılcımlarla dolu bir odada insanın içine ürperti veren bir sesle uyandırıldı Ayperi Su. Bunu da yaşamında işlediği günahlar için duyduğu pişmanlık olarak yorumladı.
Üçüncü rüyada ise astroloji dahil bütün bilimleri içeren bir sözlük ve bir "Corpus poetarum" (şiir kitabı) gördü. Uyandı ve ilk iki rüyada geçmişine, üçüncü rüyada ise geleceğine yönelik anlamlar bulunduğuna inandı. Kocası sırtüstü yatmış, daha da korkunç horluyordu...
Madem ki rüya bencil, yıkıcı ve kötü güçlerin ahlak ve gerçeklik ilkeleriyle savaştığı bir arena olarak da tanımlanıyordu, Ayperi Su bu üç rüyanın kendisine bir yazar olarak edebiyat arenasında önemli görevler yüklediğine inandı. Gelecekte insan aklı, kaderi ve gerçeklik arasındaki ilişkilere yönelik konuların çözümlendiği sağlam bir edebi tarz yaratmak. "Düşlüyorum, öyleyse varım" anlayışıyla başlayan ve mantıklı çıkarımlara giden bir tarza okuru yönlendirmek gibi görevler...
Böylece Ayperi Su, etrafındaki dünyayı duyularıyla, hayal gücüyle ve düşünceyle bildiğini anladı. Yalnızca bilinçli düşüncenin mi ona "gerçek" fikirler sağladığını ve hayal kurma eyleminin de onu yalnızca hataya mı götürdüğü sorularıyla da tarzını sorgulamaya başladı. Onun varlığının bilgisi hayalinde canlandırabileceği şeylerden hiçbirine bağlı değildi oysa. Canlandırdığı her hayal ona hatalarını hatırlatıyor, daha doğrusu hayal etmek, birşeyi tasarlamak ya da başka bir ifadeyle maddi birşeyin hayali başka birşey olmadığından doğruluk çerçevesinde olması için kendisini felsefesel bir "şey" olarak hayal etmesi gerekiyordu. Örneğin koskocaman bir topatan kavunu! Bu durumda Ayperi Su'yun aklı ayrı bir unsur, bedeni ayrı bir unsur oluyordu...
İşte o gece aklından ayrı düşen bedeni ve özellikle içlerine şeytan girmiş, kavun iriliğindeki muhteşem memeleri yanında durdurak bilmeden horuldayan kocaman ağzın içine dolup, o koca kafalıyı sıkıştırdı, sıkıştırdı, ta ki o horultular son bir hırlamayla kesilinceye dek. Zaten Ayperi Su onu boğmasaydı, şişkoluktan ya da kalp krizinden yolcuydu Abbas yakında.Kimseler kuşkulanmadı ve zaten ilahi ve şeytani eylemleriyle cinsel libido, içimize gizlenmiş Tanrı'nın (Deus absconditus) yaptırımlarından başka neydi ki...
Ayperi Su'yu tedavi eden Kartezyen psikiyatr ise o gece görülen o üç rüyanın ünlü felsefeci Descartes'ın yirmi üç yaşındayken gördüğü üç rüyaya hayret edilir derecede benzediğini ortaya çıkardı. Ayperi Su'yun aklı ayrı bir unsur, bedeni ayrı bir unsur demiştik, işte bu tezimizi doğrulayan teşhis şöyle gelişti: Yazarın düşünce melekesi bedeni ile beyin epifizi yoluyla etkileşiyor, düşünceleri bedeninden ayrı gelişiyor ve yalnızca epifizdeki küçücük bir noktada birleşiyordu, uyumlu titreşimlerle...
O gece bu uyumlu titreşimlerin bozulması, horultuların oluşturduğu manyetik alanın Ayperi Su'yun epifiz bezini olumsuz biçimde etkileyip, cinsel libidosunun şeytani tarafını açığa çıkarmasıyla olmuştu. Madem ki Kartezyen akıl zaten var olduğunu biliyordu ve bütün hayaller genel olarak aşağılanan bedenin doğasından kaynaklanmaktaydı öyleyse yazarın hayalinde canlandırabileceği şeylerin hiçbiri kendisiyle ilgili bilgiye ait değildi. Yani masumdu yazar. Bu tür hayallerden azami gayretle düşünceyi geri çağırması gerekiyordu ve belki bu yolla kendi doğasını kusursuz bir açıklıkla bilebilirdi...
Ayten Suvak
Aslolan Aşktır Deli Deli (11)
- Sanki sizi yıllardır tanıyor gibiyim, trafik kazasında kaybettiğim eşime o kadar çok benziyorsunuz ki...Ben estetik ve rekonstruktif cerrah, Arzu'mun parçalanan bedenine yeniden hayat veremedim...Onu çok yalnız bıraktım...
-...........
( Sarı sarman Arzu bir sıçrayışta yakışıklı cerrahın kucağına kuruluyor mırıl mırıl: "Geri verme bana hiçbirşeyi, hepsi senin adına yazılmışlardı, her rengine ela gözlerinin; gönül çelmelerine, kızdırmalara, kayı†sızlıklara, pişmanlıklara öyküydü, oncası arasından çekip alı alıverdiğim; bumburuşuk anılara sitemdi, Kanada adresine gönderdiğim; kuşkuları depreştiren, heyecanları kışkırtan, korkuları abartan hınzırlıklardı muzır bir kediden erkeğine, sıcacık ama akrep gibi de sokan...)
........
- Hey çocuklar, Aysu orada kime takıldı öyle, gözgöze, dizdize? Ne güzel bir tablo! Eriyor kız yav!
- Çok konuşma oğlum, kız aradığını bulmuş gibi bakıyor adama. Bu film iyi geldi ona, kendini de buldu, aradığı erkeği de...Kim demiş hani "Aslolan Aşktır" diye? Süt dökmüş kediye döner belki bizim haydut kız! Hayalleri gerçekleşmiş gibi kızın işte!
( Gerçekten de Aysu'nun "Aslolan Aşktır" bakışları ilk görüşte aşık olduğu erkeğini okşuyor okşuyor gibidir: "En doyumsuz bakışlardan iniverirken ılık bir ürperti en körpe düşlerime, kanatlanıp gider miydik sarmaş dolaş birlikte, hevenk hevenk arzularla, kurguların en ötesine, "Aslolan Aşktır" diye diye sevgilim" diyen bakışları...)
......
( Sayın seyirciler,
Bu kurgunun adı ASlolan ASktır. Uyarın şu oyuncuları da, yanlış yapmasınlar... )
----
Perde kapandı. Bilgisayar kapandı. Genç yazar bir öyküyü daha bitirmenin keyfiyle şöylebir gerindi. "Oh iyi iş çıkardım gene, elimden ne kurtulur benim, iş ki azmedeyim!"
Dedi...
Ve başladı bir şarkı mırıldanmaya. Şimdi ne yapmalı, ne yapmalı? Yeni bir öyküye mi başlamalı, bir roman mı tasarlamalı? Yoksa, yoksa...
Hah buldu! Bir iki şarkı öğrenip pop-star yarışmasına katılsa nasıl olur, sesi hiç de fena değildir hani! Hem yeni bir heyecan, hem yeni bir malzeme, yazı konusu için! Yarışmacılarla jüri önüne çıkma sırasını beklerken arkadaşlık kurar, sonra...Sonra gelsin öyküler...
İyi de şarkıları bölük pörçük bilir yazarınız, orasından burasından...Öykülerinde yaptığı gibi bir onu söyler, bir bunu...
"Biir şarkısııın seeen, ömüüür boyuu süreceeek, duuudaaaklarımdaaan yıllarca düşmeeeyeceeek!"
Ya da;
" I found my love in Portofiiino, la la laaaaa!".....
Bir de böyle bir huyu vardır işte, unuttuğu ya da bilmediği yerlerde "la la laaaa"yı basar, tıpkı öykülerinde yaptığı gibi, sonunu getiremediği yerlere üç nokta...
"Hey mambo, mambo Italiano go go goooo".....şarkısıyla gönlünün onu götürdüğü konuları mı yazsa acaba? Ya da yaşadığı taşra kentinde başından geçen küçük maceraları mı? Katalitik sobasına her hafta tüp getiren boylu poslu delikanlının aşık bakışlarını mı; kapı ağzındaki kaçamak öpüşmeleri mi: yoksa kırtasiyecideki saçları jöleli oğlanla dükkanın arka tarafındaki tuvalette yaşanan kaçamak sevişmeleri mi?
Heyecan, heyecan, biri geldi gelecek, biri gördü görecek...Jöleli oğlan biriyle nişanlanacak yakında; tüpçü delikanlı çıtı pıtı bir köylü güzeliyle nikahlanacak iki aya kadar ( olsun, evlendikten sonra da böyle sürdürürüz, diyorlar), biraz macera yaşasalar başları bağlanmadan, biraz da bir yazara malzeme olsalar fena mı olur, gizli yerlere gizli gizli bir iki öpücük, gizli gizli okşamalarla...
Heyecan, heyecan, heyecan dorukta...Yarışmaya katıldı yazarınız...Pazartesi günü açıklanacak! Çocuk Öyküleri Yarışması birincisi: A6PS9 rumuzlu Ayperi Su...
Acele Posta Servisi'ndeki gibi APS...İstanbul Deniz Otobüsleri'ndeki İDO gibi bir kısaltma...Tanınmış çocuk öyküleri yazarı Ayperi Su! Şimdi içinizden biri çıkıp belki;
"Senii sevdim, hem çoook sevdim, güzeelsiin, şiriiinsiiin" der, "Bir tanemsiiin, sevdiğimsiiiin" diye talip olur ona, kimbilir...
Bütün bunların Ayperi Su'yun "gerçeği" olduğuna inandınızsa olur, neden olmasın? Maksat yazarlıkta olduğu gibi inandırıcı olmak...
İşte size yeni yeni ünlenen "ASlolan ASktır"ın yazarı Ayperi Su'yun gerçeği:
Gülperi'nin öyküsü adamakıllı duygulandırdı beni bu sabah. Hangi Gülperi mi? Gülperi işte, köylük yerde kadın olmadan dişi olan, iri kara gözlü, uzun uzun kirpikli, selvi boylu Şerife, dişilik adı Gülperi...
Ayvalık Halk Kütüphanesi'nden aldığım 50(Yazar-Öykü) kitabında yer alan Ayla Kutlu'nun Gülperi'si. Öykünün ilk tümcesindeki gibi "Gün kavuşurken yağmur başladı, sabaha kadar yağdı" bu sabah Ayvalık'ta. Burada doğan öykücülerden Feyza Hepçilingirler'in "Yağmur Sıcağı" bastı sonra, oysa kış dönümüne çoktan girmiştik. Narlar iyice olgunlaşmış, sapır sapır dökülüyordu yerlere. Yemesi zor diye pek satın alan yoktu pazarda; tatilciler daha çok kudret narlarıyla ilgileniyorlardı, hani zeytinyağına batırılıp on-onbeş gün bekletildikten sonra mideye şifa niyetine kullanılan pütürlü bitki. Çekirdeklerini hiç görmemiştim, nasıl da ayet gibi yazılı, sevimli tohumlarmış. Mayısın altısında Hıdırellez'le birlikte dikilirse daha verimli olurmuş. Bizim ev sahibimiz bu tarihi kaçırmış ama onun kudret narları da taa komşu bahçeye kadar almışlar başlarını gidiyorlar, hatta çamlarla sarmaş dolaş olup göklere tırmanıyorlar neredeyse...
Geçenlerde bir kadın baktı baktı baktı, pek bir göz öldürdü bizim narlara, ama cesaret edip koparamadı. Ben balkonda oturmuş kitabımı okuyordum, gözümde astigmat gözlüklerim, ciddi bir havam vardı zahir, çekindi benden, başörtülü, şalvarlı kadıncağız. Ben de "Buyurun, koparın!" diyemedim doğrusu bir kiracı olarak...
Ellerinde torbalar bir sürü insan dolanıyor çevrede, yazlıkçıların çoğu gitti, kalanlar sonbaharın sakinliğini seven emekli tipliler. Yarısı yanmış korunun içindeki kestirme keçi yolundan geçip bakkala ekmek, gazete almaya gidiyorlar; büyük alışverişlerini ya merkezden ya pazarlardan yapıyorlar...
Biz Ayvalık'ın içinde oturmuyoruz. Işe yazlıkçılıkla başladık ama sevdik buraları, artık yerlisi sayılırız! Annem "sen git kızım, balkonlar bana yetiyor" diyor, fazla çıkmıyor dışarı; bense yazmakta olduğum öykülere malzeme toplamak için dışarı çıkıyorum çoğunlukla. Sevgi Soysal öyle yaparmış, dolanır dolanırmış "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti", ben de Ayvalık'ta Bir Öğle Vakti Halk Kütüphanesi'ni buluverdim tepelik bir yerde, "Bu yol nereye çıkar acaba" diye meraklı kediler gibi dolandığım bir gün. "Hikaye mi arıyorsun dünyada? Al işte! Burnunun dibinde" dedi Necati Cumalı, başta sözünü ettiğim öykülerde...
Öyleyse ben kimleri öyküleştirip ölümsüzleştirsem şimdi? Neşeli neşeli konuşmalarımla aklı başından giden ve beni Rumlardan kalma eski evine götürmeye kalkan zeytinyağı tüccarını mı? Onun antika evini görme merakımdan ölsem de, kedi gibi başıma işler açamam! Ah Gülperi, daha on iki yaşında önüne tek yol çizilen selvi boylu! Dağların arasına sıkışmıs bir köyde, tarlalardan birine kaldırılan kara gözlü, kara bahtlı kız! Yazarın deyişiyle "Hızlı boy atmış orman ağaçları gibi genç ve gevrek" Gülperi! Ben senin kadar bahtsız değilim, okudum ettim, bir yerlere geldim ama gene de bir mal gibi görülüyorum ben de. Küçük yerlerde herkesin gözü birbirinin üstünde olur; yapılan en küçük iş hemen herkesin diline düşer bizde...
Öğrenciliğimde staj yaptığım şeker fabrikasında Kastamonu yöresinden bir gençle uzun uzun konuşmuştuk bir gece vardiyasında, laboratuarda bir odada, "ateşle barut"! Böyle yorumlamışlardı sonradan, oysa biz yaramaz hiçbir şey yapmamış yalnızca konuşmuştuk o gece. Bir erkek bir kız, tekinsiz saatlerde aynı odada, aaa! Ertesi gün " Hani o İstanbul'dan gelen kız var ya.......yaaa, böyle böyle!" olmuştum herkesin dilinde...Lojmanlar kısmında bir grup kadın birbirlerine beni gösterip birşeyler fısıldaşıyorlardı:
"-Kim bu kadın yenge?
-Lunaparkçıların orospusu olmalı, niye geldiği de belli!"
Hayır, bu sözler bana değil, Ayla Kutlu'nun Gülperi'sine söylenmiş! Benim perim Kalypso olacak öykümde. Cunda Adası'nı karşıma alacak şekilde oturdum kütüphanede.Yağmur dindi. Sabah buğu buğu kalkıyor menekşe renkli Ege'nin üzerinden. Yorgunum biraz. Kediler gibi kestiri kestirvermeyi severim, kapandı bile gözlerim... Koca bir mağaradayım şimdi. Kocaman bir ateş var ocakta. Çıtır çıtır yanıyor dağ selvisi, mazı ağacı. Kalypso kitap yazıyor altın kalemle, oymalı masasında; şarkılar çığırıyor güzel sesiyle arada "Agapi Agapi!" Herkeslerden uzak, ıssız bir adada oturuyor, Olympos erkek tanrılar dünyasından ayrı, kadının egemen olduğu başka bir hayali düzende...
Odysseus gene ağlıyor bir köşede, yetmiş canına artık tutsaklık; yerini yurdunu özlemiş ama Kalypso bırakmıyor ki bir türlü! "Esin kaynağımsın benim, bu öykü bitmeden bir yere salmam seni, hiç yalvarma!" diye ayak diretiyor. Zavallı adam iki gözü iki çeşme, "Reis tanrıyla görüşeceğim, kurtarsın beni senin kaleminden!" diye dövünüyor. "Biraz daha sabret, bir kaç sayfa kaldı!" diye sesleniyor oradan sevimli yazar...
Derken, bir yat demir atıyor ada sahillerine. Içinde büyücü kadın yazar Kirke! Sanki Nazlı Eray'ın "Fantastik Senfoni"sindeki aslan yelesi gibi kızıl bukleli saçlı, uzun kirpikli, mercan renkli dudaklı, ünlü şuh yazar! Olympos dünyasından bütün eleştirmen tanrıları domuza çevirmiş bir büyücü! Hepsi de Odysseus'un arkadaşıymış bunların...
Kirke ve Kalypso! Her ikisi de düş, fantazi ve gerçek arasında gidip gelen öykülerde Odysseus'un maceralarından büyük ölçüde etkilenen büyücüler. Kalypso esin aramaya geldiği ıssız adasına düşen gezginleri malzeme yapacak kendine. Sulugöz Odysseus'un da yüzü gülüyor artık; domuza dönüşmüş olsalar da arkadaşlarını tanıdı...Onlar da incecik kuyruklarını sallayıp, domuz domuz sesler çıkarıyorlar, koca delikli burunlarıyla! Ne Kalypso ne Kirke öykü yazımında kendilerine onca esin veren güzel adam Odysseus'tan vazgeçebilir. Zaten büyücü değiller mi onlar, isteseler kavuşturamazlar mı adamı yurduna, karısına! Işte Kalypso, altın kalemini bir oynatıyor, Penelope çıkıp geliyor kocasının yanına! Varsın gelsin, tavuk gelecek yerden kaz esirgenir mi? Daha ne öyküler yazdıracaklar bu kahramanlar onlara! Sıra büyücü Kirke'de şimdi! Eleştirmenler olmasa yazmanın tadı mı kalır! Çalsın" Fantastik Senfoni" neşeli neşeli, Kirke de salladı sihirli kalemini, sopa gibi:
-Yasas, agapimu, ine Theodorakis, bu akşam Sirtaki oynuyor muyuz kızlar! Hey Kirke! Hey Kalypso! Haydi vre!
.............
Ayten Suvak
Aslolan Aşktır Deli Deli (9)
- Hiç de sıradan bir ameliyat olmayacak, hasta çok kan kaybediyor...
- Şu kızıl peruğu da hastanın özel eşyalarının arasına koyun...
- Neşter!
( Aynı anda hem herşey, hem de hiçbirşey olma arzusunu dikiyorlar memelerinde...)
- Neşter!
( Bir yanda çaresiz bir bağımlılık, diğer yanda bu zayıflığı aracılığıyla başkaları üzerinde buyurganlık uygulama arzusunu dikiyorlar memelerinde...)
- Neşter!
( Kendine ait bir iradesi olmayan nesne halini, bireysel özünün güçlendiği özne haline katlayıp dikiyorlar memelerinde...)
- Neşter!
( Özden kurtulma eğilimlerini, gerçekdışılık duygularını, delilik ve ölüm albenisiyle yoğurup dikiyorlar memelerini...)
- Neşter!
( Kendinden ve yaşadığı ortamdan kaçma arzularını, yaşamın en tatlı hazlarından mahrum olma kaygısı, kafadengi insanları bulamama, kendi öz saygısını kaybetme kaygılarını dikiyorlar memelerinde...)
- Neşter!
( Ağır ve mutlak cinsel tabuların hüküm sürdüğü yaşamında kendi cinsel dürtülerine boyun eğerek atıldığı tehlikelerin izlerini estetik özenle dikiyorlar memelerine...)
- Neşter!
( Bir pislik, bir fahişe diye nitelendirilip toplumdan dışlanma tehlikesini göğüslesin diye destekli dikiyorlar memelerini...)
- Neşter!
( Özel ve sosyal yaşamına ket vuran başarısızlık korkularını, rekabetçi iş yaşamına ayak uyduramayan yılgınlıklarını, ruhsal açıdan yalıtılmış olma korkularını dikiyorlar memelerinde...)
- Neşter!
( Yalıtılmış bir birey olarak öteki bireylerle savaşmak, onları ezip geçmek, onları aşmak zorunluluklarından doğan düşmanca gerilimleri dikiyorlar memelerinde...)
- Neşter!
( Kendi ayakları üzerinde durma, kendini ortaya koyma ve gerektiğinde bu amaçlar uğruna kavga etme arzusunu ve bütün bunlar için yetersiz olan alçakgönüllü içsel yapısını dikiyorlar memelerinde...)
- Neşter!
( Her şeye rağmen yaşama sevincini besleyen arzularını, kendini unutmaya ve bırakmaya yönelik dürtülerini, delirme korkularını, yaşamını zengin ve dolu dolu kılma fantazilerini yaşam ve ölüm içgüdüleriyle bir sanatçı gibi ilmek ilmek işleyerek dikiyorlar memelerinde...)
- Eskisinden de güzel olacak memeleri, tenis topu ile golf topu arasında. Yamanmış, kahramanmış memeleri!
........
Ayten Suvak
Aslolan Aşktır Deli Deli (8)
Şu ruh ne kadar uçucu, ele avuca gelmez birşey. Nesne, madde, nedir o bilemiyor ki insan, "şey" deyip çıkıyor işte işin içinden. Herşeyin dile dayandığı fikri de doğru bir bakıma. Renklerin bir resmin sözcükleri olduğu doğru; dansın ruhun adımları, müziğinse ruhun metronom dalgalanmaları olduğu doğru...
Yazın sanatının tekelindeki sözcükler diğer sanatların da daha kapsamlı paylaşımına olanak sağlamıyor mu? Örneğin ben yarattığım tabloyu tek başıma seyredip, kendi kendimi çözümlemeye çalıştığımda, çıkardığım anlamı sözcüklere dökmedikçe yalnızca kendi içimde hapsetmiyor muyum? Bu sözcükleri görsellikle birleştirdiğimde çok daha anlamlı ve çok daha özel bir film çıkmıyor mu ortaya? Yaslanın koltuklarınıza, bitmedi daha film, antrak antrak...
Hadi var mı isteyen, gazoz, çıtır, çikolata?
Belki gene sıradan birgün yaşayacaksıniz benim gibi. Herzamanki koşuşturmacalarda yeni bir tat aramayı iş edineceksiniz. Baktınız ki suratınız fazla asılmaya başladı, yapmacık, zoraki bir gülümseme yapıştıracaksınız dudaklarınıza. İlk lokmayı zorla da olsa yutunca açılır ya insanın iştahı, işte öyle bayağı, sıradan bir güne zoraki bir gülümsemeyle başlayıp, yaşama isteğinizi yeniden kıpırdatacaksınız içinizde. Tıpkı benim gibi...
Gene yürekleneceğim onsuz bir gün için. Vuracağım kendimi Sultantepe yokuşuna. Bodrum'da değirmenli tepeden koylara bakar gibi seyredeceğim İstanbul'umu. Ben ondan nasıl vazgeçerim. Canım benim. Canım İstanbul'um!
Sevgilimle gezdiğimiz yerlerine mim koyacağım. Sarı çiçekli, turuncu elbisemi kıskanacak güneşin. Onu her giyişimde kopacak film. Güneş yerine ben yakacağım tenini. Akşam esintisinde en hülyalı pozlarımla film karelerine hapsedeceğim ikimizi. Onu hiç mi hiç kaybetmeyeceğim...
Ama sanırım kaybettim. Bir hediye almıştım ona o tatil yöresinden. Herkes girip çıkıyordu dükkanlara, ben de alışveriş etmek zorunda hissetmiştim kendimi. Öyle çok alınabilecek şey vardı ki! O küçük nesneyi görür görmez, "Bunu ona almalıyım" demiştim gözlerimle. Satıcı da onları okuyup "YES!" kondurmuştu seçimime. Pekçok yabancı dolandığı için oralarda, yerlileri de karıştırıyordu besbelli. Ben de "ALRIGHT! Şunları bir hesaplar mısınız?" deyince tuhaf tuhaf bakmıştı yüzüme. Ukalalık mı ettim acaba diye kızarmıştım birden. Ucuna tek kollu çıplak tanrıça heykeli geçirilmiş anahtarlığı sevgilime verdiğimde kızaracağım gibi kızarmıştı yanaklarım. Sonra aniden garip bir içe doğmanın sıkıntısıyla terlemiştim...
Ya bu anahtarlığı ona hiç veremezsem? Eskisi kadar sık yazmıyor bana. Telefon da etmiyor. "Aslolan aşktır" der hep. Aramasa da, sormasa da aşkı bana yetmeliymiş. Ona inanmaya ve güvenmeye devam etmeliymişim. Bana telepatik mesajlar verirmiş, ben de onun etli dudaklarının dudaklarımı hapsettiğini hissedermişim...
Pekala, aşka inanmaya ve güvenmeye devam etsem, beklemekle geçen günlerin siradanlığı boğmaz mı beni? Sultantepe'de derin derin soluklanıyorum. İçimde o, çıktım evden. Her adım atışımda daha da içerilere giriyor. Memelerim nasıl da mıncıklanıyor öyle. Dayanamıyorum, küçük küçük fıskeler atıyorum ellerine...
Gene de rahat durmuyor. Saçlarımı bir kavrayışı var. Bir okşuyor onları savura savura...Rüzgarlıdır Bodrum. Rüzgarlıdır Sultantepe...Gözlerim süzülüyor hazdan. Hemen saklıyorum onları güneş gözlüklerimin ardına. Dudaklarımı ezen, çiğneyen dudaklarını kimse farketmesin diye mendilimi çıkarıyorum sık sık, terimi siler gibi...Hava zaten çok sıcak, bir de onun sıkıştırmaları buram buram, kısrak gibi terletiyor beni. Olsun, aşık olan terler!
Vapurda cep mesajlarımı kontrol ediyorum. Oturduğum yerde hafifçe kaykılıp, bacaklarımın arasında yer açıyorum ona. Başı gömülüyor içime. Bacaklarım yanıyor. Dur biraz, bak bize bakıyorlar, anlayacaklar sonra. Ah, ne muzipsin sen, gıdıklanıyorum. Of çok sıcak..Ipıslağım...
Vapurdan indim, zorlanıyorum yürürken. Hala bir şeyler vuruyor içime, vuruyor vuruyor.. Çıldırtıyor beni...Ipıslağım, ıpıslak. Yağmur yağıyor...Kilotuma kadar ıpıslağım, ıslak...Aslolan ıslaklık...
Sanatçıların buluşma lokaline gelinceye kadar kuruyorum biraz. Pencere kenarında bir köşeye oturuyorum. Etraf sigaranın birini söndürüp diğerini yakan sanatçı kaynıyor. Birkaç tanıdıkla konuşuyorum, havadan sudan...Sonra müzik başlıyor. Aşkımla yeniden başbaşayım. Kollarını omuzlarıma dolayıp kendine çekiyor beni. Aslolan aşktır, gözüm başka hiçbir şey görmüyor ama, bir ara duvarlardaki resimlere takılıp kalıyor...
Aşkımla ben resmedilmişiz onlarda. Yüzlerimiz belli belirsiz. İki tabloda ben onun kucağında oturuyorum. Yüzüm ona dönük. Kalçalarımdan kavramış beni. Bacaklarım aşkımın beline dolanmış. Sımsıkı sarılmışız birbirimize. Sonra sırtımı ona dönmüşüm. Hala kucak kucağayız. Memelerimi hapsetmiş aşkım. Yüzü boynumda, saçlarımda. Kulak memelerimi emiyor. Bir eli aşk üçgenimi hiç bırakmıyor. Sanat tartışılırken, müzik dinlenirken bile hep oramda...
Çok susuyorum. Aşkım da susuyor. Tepe'de derin derin soluklanıyorum bu yüzden. Havayı burnumdan çekiyorum, biraz içimde tutup ağzımdan soluyorum. "Burnumdan solumadan gelsen iyi olur aşkım" diyorum kafamdaki resmine, "Tanrı bile bu kadar bekleStmiyor insanı!"
Bu yazı Bodrum'da geçirdiğimi yazamadım ona. Epeydir yazamıyorum. Bekletiyorum onu. O da beni...Ne zaman döneceksin Kanada'dan aşkım? Yoksa,yoksa, yanında biri mi var?
Geceleri hep aynı ses bölüyor bölük pörçük uykumu: "Aslolan aşktır!"
Sahiden öyle mi?
Bilmiyorum ama, gene sıradan bir gün yaşayacağım, biliyorum...
Ayten Suvak
Aslolan Aşktır Deli Deli (7)
Kukuriukuuu....
- Heyy Aysu, hadi be kızım! Ağaç olduk burada! Amma da nazlandın haa, yemeyiz seni korkma! Bak çok güzel olacak, apayrı bir zevk alacaksın...Açsana şu kapıyı ya, hadi yavrummm...
Kukurikuuu...
Sen merak etme "Haz"reti Mesih, elimde bembeyaz taşlı, puhu başlı tesbih, düşüyorum.Düşüyorum...
"O Shit" kuku...
Pislikkk... Kaçık! Kaçıkkk!
- Talihini kuşta değil, işte ara Aysucuk! Allah uçmayan kuşa alçacık dal verir. Uç kızım uç, uç yükseklere, çık o kuyudan bakalım. Öyle kendini odalara kapamak var mı Assos gibi yerde?
(Anahtar deliğinden mi gözetliyorlar bunlar beni? Hiçbir sırrım, gizli saklım olamayacak mı benim?)...
Üç üniversiteliydiler. Geldiler kapıya dayandılar. Biri sarışın tıknaz, diğeri esmer uzun boylu iki erkek, bir de alımlı bir kız, kumral orta boylu. Erkekler tamam da, kızı pek çıkaramadım...
Bir deli düştü senin oltaya dediler, en kalitelisinden. Sen sancak-iskele yalpalarken lodos vurgunu tekne gibi, ağlara takıldı kaldı bir palamut, en irisinden. İçinde en çılgın mavi kan sülalesinden edebiyatçılar: körgöz şaşıbeş Milton mu istersin, afyonkeş Coleridge mi, kambur felek Alexander Pope mu, yoksa topal yengeç Lord Byron mu? Buyur al beğendiğini!
- Tövbe tövbe, böyle sakatlara, sakatlıklara gelemem ben, yalnız bırakın beni kuşlarımla. Onlarla yaratıcıyım, onlarla özgürüm ben...
- Kes şimdi, bunlar takma adlar, dedi sarışın olanı. Kaliteli insanlar kızım, çok kaliteli. Biz dört kişiyiz, siz de dört kişisiniz dediler. Çok sıkı bir grup oluşturabiliriz.
- Sağolun, bu akşam hiç entel nutuklara açık değilim valla...
- Nutuktan bahseden kim be Aysu, dedi esmer uzun boylusu. Şimdi söyleyeceğiz, nutkun tutulacak...
- Eeee, uzatmayın da biran önce söyleyin, ne söyleyecekseniz, çok uykum var benim, zaten yatmak üzereydim...
- İyi ya işte, gene yatacaksın dedi, kumral kız..
- Şimdi sıkı dur geliyor, dediler hep bir ağızdan...
- Eeee, çok oldunuz ama, baydı ya, çıkarın artık şu baklayı ağzınızdan!
- Grup seksi yapıyoruz!
- Yok yeahhh!
- Tabii ya, bedensel zevkleri doya doya yaşamak gerek kızım...
- Diyorsunuz...
- Diyoruz ve içeri dalıyoruz...
- Hoop, durun bakalım, taciz denir buna, Dingo'nun ahırı mı sandınız burayı?
- Hayır Haz yuvası canım, sen yaşamın tek ereği hazdır demez misin sık sık?
- Evet ama, siz benim yalnızca bedensel hazları kastettiğimi sanırsınız, işinize öyle gelir...
- Amaan Aysu, çok uzattın vallahi, kız kıza da yaparsınız biz de seyrederiz ne güzel...
- Oh ne ala memleket, biz teşhirci siz röntgenci...Biz istiyor muyuz bakalım kız kıza? Sırf size fantazi olsun diye bizi lezbiyenliğe kışkırtacaksınız demek! Ya biz de sizden homo sahneleri görmek istersek!
- Ay ne mıymıntı şey çıktın be Aysu, biz de sanmıştık ki...
- Ne sanmıştınız?
( Sarışın erkek kedi gibi yumuşacık adımlarla arkadan yaklaşıp Aysu'yu omuzlarından kavrar. Sırtına, boynuna küçük küçük öpücükler kondurarak onu havaya sokmaya çalışır. Bir eli Aysu'nun ressam önlüğünü aralayıp memelerini bulurken, esmer erkeğin elleri Aysu'nun kalçalarında, bacaklarında dolanmaktadır. Çevresinde bir erkek olmadığı zaman kendini neredeyse perişan hisseden Aysu şimdi nedense hiç de mutlu görünmemektedir bu erkek bolluğunda. Kumral kızın dudakları dudaklarını ararken, çiğ et yemeye mecbur edilmiş gibi iğrenerek kafasını bir o yana bir bu yana çevirmektedir...
Cinselliğin bile ticari bir meta olarak sergilendiği çağımızda para uğruna kendilerini teşhir edenlerin oluşturduğu küçük bir oyuncu grubunda bir eleman gibi hissetmektedir kendini Aysu. Zavallı kız! Cinsellik gibi görünen bir tablonun ortasında cinsel hazla bedenleri ve ruhları kendinden geçen bir grup bağımlının sahte parıltısını da resmedebilecek midir acaba?
Parıldayan herşeyi altın sananların bunu da cinsellik sanmaları doğal değil mi Aysu? Sen de onu doğal bir itkiden çok ruhsal gerilimlerin için bir boşalma yolu olarak görmez miydin? Doğal bir cinsel haz ya da mutluluktan çok, bir yatıştırıcı gibi sarılmıyor muydun ona? Erkeklerle ilişki kurmak için içten bir özlem duymuyor muydun sen? Yoksa senin özlem dediğin, kendi ihtiyacını doyurmaları için öteki insanlara sarılmandan başka birşey değil miydi? Bir güvence, bir sevecenlik arayışının sonuçları mıydı, o zevk o haz düşkünü görünümü veren davranışların? Yoksa bütünüyle bir çaresiz, bir kaygılı ruhun ölüm içgüdüsüne karşı oluşturduğu bir korunma şekli miydi?
Kendi içsel tutarsızlıklarının neden olacağı bir ölüme karşı. Yüksekten uçan emellerinle cılız gerçekliğin çatışmasından gelen bir ölüme karşı. Ulaşılabilir amaçlar yerine görkemli fantazileri koyarak adım adım yaklaştığın bir ölüme karşı...)
( Aysu ani bir hareketle silkinip, iğrenç bulduğu o yapışkan kalabalığı etrafından defeder...)
- Tecavüzcüler, pis seksomanyaklar, defolun tablomdan!
Ayten Suvak
Aslolan Aşktır Deli deli (6)
Kendi parçalanmış varlığımı seyrediyorum ve seyrettiriyorum. Gözümüzü dikip, ortak bir anlam bulabileceğimiz bir aynada, bir ekranda hep birlikte yorum yapıyoruz. Yarattığımız dünya kıvrım kıvrım. Ütüler gibi sürekli açıyoruz bu kıvrımları. Bu yarattıklarımız hergün tarih oluyor. Yeni yeni kimlikler ediniyor ve kendimizi yeniden tanımlıyoruz...
Biz demesem belki daha doğru olur, çünkü bunu yapan benim, Aysu, parçalanmış kişilik. Olur da birgün kendi kendini hatırlayamazsa, başkaları tarafından hatırlanmak, şöhret olmak istiyor.Boşuna mı film çekimine evet dedi. Biliyor ki şöhret görsellikten geçiyor, kimse oturup da satır satır bir dehayı keşfetmek için okumuyor...
Aysu yolunu buldu. Yaratıcılık numaraları ve en yüksek mertebeyle bütünleşme arzusu arasında bocalıyor ama olsun. Şeytani iç güdülerini bastırmak için ahlaki bir yolculuğa çıkmadı o. Kültür ayrılıkları gözetmeksizin her insanı pençesine alan şeytanın elinde Aysu, yani parçalı ruhunun bir ifadesi olarak cinselliğin elinde. Gizli ya da açık, kim değil ki! Kim hissetmiyor o pençeyi ya da patiyi bir yerlerinde!
Gel bili bili baykuşum, gel sen öt bakalım şeytan bakışlım. Athena Aysu Abla'nın kuşu. Seyircinin gözü ol, dik dik bak ona ne yapıyor Assos'ta, Athena mabedinde, bir pansiyon odasında. Pencerelerinden kırmızı-mor kedi tırnaklarının sarktığı antik taş binalarda şimdinin insanları için Athena bir müzik grubu, bir zamane idolü. Yalnızca süs gibi kullanılan bir isim artık. Akıllarda kolayca kalan melodik, epeyce de entel bir isim. Eeee ne de olsa Platon üstad ders vermiş buralarda, şimdi de üniversitelilerin kaçamak gezileri çoğunlukla buraya düzenleniyor. Hem antik havayı koklamak, hem entellektüel havalara girmek için. Ağızda pipo, saçlar uzunca, kafada yana yatmış bere, gözlerde "cool"bakışlar, koltuk altına sıkıştırılmış fiyakalı bir kitap...
Saygıdeğer Athena hanımefendi, artık koruyacağınız ne din, ne kültür, ne sanat var sizin. Şimdi herkes kendi kendinin tanrısı, yaratıcı yani. Ama gene de siz unutulmayanlara girdiğiniz en hülyalı şarkıdasınız, çakır gözlü, kızıl gölgeli saçlı Athena Hanım. Aysu ne kadar da benziyor size, hayret!
Yaratıcı yönetmen arkadaş ve ekibiyle postu serdik Assos'a. Biri bana mı sesleniyor? Aysu, Aysuuuu, heyyy nerelere kayboldun ya, bir şey söyleyecektim sana hani...
Ben de sana birşey söyleyeceğim Bay Kuş, hey gökgözlü uğurlu... Pembe taşlı iskeleye gel akşamüstü, gün batarken... Palamut yiyelim...
Çevremdeki tüm antik güzelliklere aykırı düşen lekeli mi lekeli, kirli beyaz bir önlük buldum, geçirdim sırtıma. Boynumda fularım, başımda hafifçe yana yatmış berem, giysilerimin hepsi bu, başka ayrıntı yok, çıplak bir beden, çıplak bir ruh, bedenselden zihinsele dalga dalga oluşumlar...
Elimde fırçam, tuvalin karşısındayım. Başımı bir sağa, bir sola eğiyorum, eserimi inceliyorum: kurgulama düşler, sanatsal sezgi, biraz da ilahi vizyon. Kukurikuuuu! Hey horoz, bu ötüşünle insanları günaha karşı uyaran bir Hazreti Kurtarıcı mısın? Dikkat et bak, senin sıfatında bile "haz" var! Gene de uyarsan iyi olur şu Aysu'yu: "Aklın hayal gücünün denetimine geçer ve dış gerçeklikten koparsan delirirsin yavrum" de ona...
Yavrummm! Oh, şu pembe gül ne güzel de açmış balkonda. Kutsal bereketini aşkla, cömertçe sergileyen mistik güzellik, hayal gücüne yeni fikirler aşıla, tuval boş, bekliyorum, bekliyorum,bekliyorum...
Beklermiş gibi yapıyorum, ben herşeyi -miş gibi yaparım, mis gibi de olur. Kocaman bir resim kağıdı seriyorum tahtadan oyma masanın üstüne, yama işi yapmaya sıvıyorum kolları. O dergiden bu dergiden bir şeyler kestim, o anlık kafama, duygularıma kapılıp. Yönetmen parçalayacak beni, dergilerini mahvettim. Olsun, hayal gücü yeni fikirlerin ve insan gelişiminin taze kaynağıdır ve bu anlamda delilik de öyle kötü birşey değildir, değil mi ama...
.....ama ölçü kaçarsa cehennemde yanmak da var! Biz "O Shit" gençliği, kim takar cehennemi! Kusursuzluk kime kalmış? Çelişki bu ya, kusursuzluk simgesi beyaz bir daire bırakıyorum resim kağıdında, yama işine başlamadan önce. Sağır, dilsiz, sessiz, sözcüksüz, bir sürü baykuşun o kocaman kocaman gözleriyle birden havalanıverdiği bembeyaz bir boşluk...Yazmaya, söylemeye çekindiğimiz düşünceler gibi, alevlerin bu tarafında ve sizinle benim aramda sessizlik köprüsünden akıp gidenler kıvamında bir beyazlık...Yaşama soylu bir ağır başlılıkla sarılan, tutkulu ve prensipleri uğruna ölümü bile göze alanların akıp gittiği beyazlık...Kolayca ödün verebilen, yenilgiyi kabul edebilen ve ölmek yerine sonradan anlatmak üzere yaşama sarılanların içinde aktıkları başka tondan bir beyazlık, bekareti bozulmuş, hafifçe kirli...
Kafama üşüşen baykuşlara bir iki çakıp, uzatıyorum elimi zamk tübüne. Dergi kırpıklarını bir güzel sıvıyorum zamkla. Kusursuzluğu es geçip, bir güzel yapıştırı yapıştırıvereceğim kağıda. Tasa yok, yarışma yok. Belki de ilk kez bir şeyi sırf o şey uğruna yapma zevkine ereceğim. Beklentisiz, ödülsüz...
Gelişigüzel çektim aldım bir resim. Tabanı “Goodyear” lastiği ayakkabılı özgür bir kız çıktı karşıma. Bir şaplakta yapıştırdım. Bir tane daha çektim. Athena'nın elişi çömleğinden dökülen ezik domatesler. Bir garibin kafasından aşağı boca ettirdim. Bana adaleti çağrıştırdı. Hah hah hah haa! Karnımı tuta tuta güldüm, güldüm. Offf, ne de sıcakmış hava, terledim, çıkarıp attım ressam önlüğümü bir tarafa. Gülerken kulaklarımda bir o yana bir bu yana sallanan "penis" küpelerim de olmasa kendimi iyice çıplak hissedeceğim. Küpelerim bana garip bir şekilde giyinikmişim duygusu verir. Belki bu yüzden zaafım vardır küpelere. Utanma duyusuna karşı beni afyon gibi uyuşturup, en üstün düşünme ve hayal kurma yeteneğime geçit veren bir madde olup dolar sanki ağzıma küpelerim...
(Biraz boşluk bırakıyorum bu araya, bir iki resim de siz yapıştırın bakalım... Ben de bu arada...)
Ayten Suvak
Aslolan Aşktır Deli Deli (5)
"Sen artık benim en iyi arkadaşım değilsin, Şebnem oturacak benim yanımda bundan sonra.."
diyen Çağla....
Yeşilden vazgeçmemin böyle duygusal bir nedeni varsa, kahverengiyi, beji, pembeyi de artık tutmamamın benzer nedenleri olabilir mi?
Kahverengi: Söz verdiği halde bir daha dönmeyen Afrika kökenli arkadaşımın benden soğuttuğu renk.
Bej: Alman Lili'yi bana tercih eden Uzakdoğulu okul arkadaşımın doğal rengi.
Pembe: Gönlüm sende çiçeklerini sırf gösteriş için, buluştuğumuz günlerde hediye eden, ama birbirimizden uzak olduğumuz bir doğum günümde bana bir e-kart bile yollamayan "vefasız"ın rengi.....
Bakalım sırada başka ne renkler olacak, bana anımsattıklarına alınıp öyküler düzeceğim: lacivert, turuncu, mor?....
Belki sırada "Sax mavisi" vardır, Anglo-Saxon biriyle tanıştırıldım da geçen gün...
William Carlos Williams'dan "Varış" adlı bir şiir okudu bana:
“Gene de nasılsa varır insan
varacağı yere
bakar ki kopçalarını açıyor
kadının üstündeki giysinin
garip bir yatak odasında-
hisseder sonbaharın ipek ve keten yapraklarını
döktüğünü topuklarına.
Belirir o çelimsiz damarlı gövde bir kış rüzgarı gibi
iki büklüm.......”
Ne demek istedi acaba bununla?
Sanırım çok hayalci biri benim gibi, uyduruyor; ben de çok uydurukçuyumdur.......Delidolu, sarhoş haydut, hayduut! Ah aşk, sen ne şeytan çekicisin böyle! Yeşil haydut!
Bandidoooo....
- Hangi sebeble vurdunuz sevgilinizi Aysu Hanım?
- Korkakları sevmem ben!
- Yani sevgiliniz korkaktı mı demek istiyorsunuz, onun için mi öldürdünüz onu?
- O zaten ölmüştü gözümde, değil mi ki korkaktı, tabansızdı...
- Neden korkuyordu, söyler misiniz...
- Kaçtı benden, yılan görmüş it gibi kaçtı benden...
- Bakın Aysu Hanım, siz okumuş etmiş bir bayansınız, anlarsınız, böyle hiçbir yere varamayız. Bizi uğraştırmayın da anlatın, başka yollara başvurmayalım sonra...
- O bir, o bir, o bir aşk hainiydi, aşk ülkesine ihanet etmişti, ölümü çoktan hakediyordu...O bir hayvan gibi tehlike karşısında korkuya kapılırdı. Aşk korkusu! Ya karşı saldırıya geçecek, ya da kaçacak. O da kaçtı! Pis kaçak! Yaşamın ereği haz değil midir, mutlu olma isteği değil midir?Her türlü hazdan, zevkten, nasibini almak, her türlü acıdan kaçmak değil midir?
- Biz yargıç değiliz ama, size öyle gelmesin sakın...
- Tam kalbinden vurdum onu! Ben Aysu! Budur...
- Komiserim, hey komiserim, adam ölmemiş, kendine geliyor! Vay anasına, kalbinde tık yoktu be, hayret birşey!
- Ah aşk, ben seni öldürmemiş miydim!
- Aşk bir tür uyuşturucuymuş, narkolepsi, uyuşturucu sevmem ben, korkarım!
- Korkak! Ben yaşamak istiyorum, hayal kırıklıklarını, pişmanlıkları, bunalımları, öfkeleri, acı veren anıları...Yok etmekle bunları kendimi de yok ederim, Sakın ha geberme aşkım!
Patolojikleştirme, korkuya yenilme, vur sineme sineme, boşver o kadar inceliğe, salya sümüğe be aşkım!
- Aşk özveri ister, bana göre değil, zorlama beni!
- A ne ayıp, bamya desene merkezkaç kuvvete, "whisky" içen sünnetçiye, hısıma akrabaya alayına küfretme be aşkım!
- Off çok terledim, kalbim yerinden fırlayacak şimdi, üstüme varma!
- Yol gider biz gideriz, keşfetmeye keşfetmeye, neyi kimi, gerçeküstü gerçekaltı, farkeder mi be aşkım!
- Yaşamdan ne istiyorum, hiç net olarak göremiyorum ki! Kaptırmışım kendimi, sürüklenip gidiyorum, engel olma bana!
- Hoop sarıldı bir kadın kemendine, ilk aşkın mıymış ne, hemen mıymıntı deme, Aysu de, "Sidikli Kontes"ine, bir asalet bulunur belki kendisinde. Nefessiz kalana dek seviş, sevişme be aşkım!
- Kadınlarla ilişkilerde güvensizim ben. Baktım ki iş ciddiye biniyor, kaçarım!
- Kaç aman kaç, sen yeter ki bitirme herşeyi bibini keşfinle, gene de gel bana be aşkım, hadisene!
Horozum benim, masal masal manikim, ibiğin var onikim, kuyruğunda Ben'in var, boynunda da canım var. Sakın ha geberme aşkım! Kalbin elimde. Hırsızlar çaldıkları şeyleri geri verirler mi hiç!
( Geri vermezler de, atarlar çöplüğe!)
.................
( - Mola arkadaşlar, molaaa! Nasıl gidiyor ama postmodern filmimiz, bir oradan bir buradan? Akşam yemeğinde Assos'tayız, var mısınız?
Sen şöyle gel yanıma bakayım Aysu, bak ne diyeceğim sana! )
Ayten Suvak
Aslolan Aşktır Deli Deli (4)
Aysu ve sevgilisi adadaki işadamları toplantısını dürbünle dikizliyorlar. Aysu, antikacılardan kiralanma eski zaman işi bir elbiseyi çırılçıplak bedenine havlu gibi dolamış. Kızıl gölgeli kestane rengi saçları serbest topuz olmuş, yanaklarından dökülüyor...
- Aysu şimdi farzet ki Ondördüncü Lui'nin sevgilisi Anjelik'sin. Şu dikizlediğiniz şık kalabalık arasında senden güzel kadın yok. Bilgisayar montajıyla yüzyılları içiçe geçiriyoruz...Siz ikiniz hem pansiyon odasında, hem sarayda, hem de adada resepsiyondasınız. Aysu'nun parçalanmış ruhu Picasso'nun tablosu gibi, ağzı, burnu, memeleri her tarafa dağılmış bir kadın! Bir yanda en şık elbiseleri içinde günümüzün kralları, diğer yanda metresiyle sevişen devrik saltanat. Hem dikizleyen, hem de dikizlenen durumunda bir çiftsiniz, seyirciye mesajınız: ne kadar sıkı işadamı, kral olursanız olun, hayatın en tatlı gerçeği bütün devirlerde cinsellik olacaktır...
Aysu en güzel kadın rolü oynamanın büyüsüyle sarhoştur bu kez. Tarihin solgun sayfaları rengindeki eski elbise memelerini, bacak arasındaki şeytan üçgenini zarzor örtmektedir. Ayakları dibine çömelen aşığının uzun saçlı başı ise tamamen kapatmaktadır şimdi o şeytanı ağzıyla...
- Oh Anjelik, çok tatlısın, biricik aşkım, biraz daha ver, biraz daha, ohh kraliçem benim...
- Siz de verin haşmetmaap, hepsini ama hepsini istiyorum...
Neyin hepsini, paranın mı, gücün mü, cinselliğin mi?
Günbatımı orkestrası gümbür gümbür...Şeytan bunun neresinde? Bum çıs bum çıss...Sellere kapılmış gidiyor. Havai fişek yağıyor göklerden... Cunda'ya yağmur yağıyor...Cats and dogs yağıyor. Kedi köpek yağıyor, bardaktan boşanırcasına...
- Cunda, Cunda gel pisi pisi, pussy pussy, pussycat, seni çağırıyor Akrep, sadık arkadaşın...
Bırak bunları şimdi, gel gel sevgilim....
Ohhh geldimmmm.....
- Bak benim huyuma suyuma göre git, yoksa...
- Yoksa?
- Yoksa tırmalarım!
- Anlaşıldı Aysu'cuğum, Karadeniz'de batan gemiler senin değilmiş; neden
dersen seninkiler Cunda'da batmış da ondan, hem bir kız talip oldu bugün onlardan birine; baktım tarif tıpatıp uyuyor da, gene de püf noktası eksik. Deştim kızın içini, üff, bir koy beşyüz al, yandan çavuş kasatura. Susar gibi oldu, sonra derken, fısır fısır:
Telgrafın tellerine kuşlar mı konar
İnsan sevdiğine canım böyle mi yanar?
- Esastan mı, sen hangi paleontolojik devirden geldin bakayım, dinozor
dedeli piliç? dedim, duyan kim, kız kaptırmış burnunu bir kere; yarım duble almıştı Üsküdar meyhanesinde, sonra bir daha, bir daha.....Aaa....Ne diyor bu canım!
Esirgemesen kendini benden olmaz mı
Yüreğimi ısırtıyorsun bana öfkemden
İnciniyorum incitiyorum bak
Yere sermesin seni kasırgam
O taptaze bir meltem olurdu
Karşılık görebilseydi senden
Oysa şimdi ürküyorum kendimden
Kaybolacağım biliyorum
Azgın girdabında fırtınamın
Ama hala direniyorum
Bekle, belki döner kaptanın, sen devam et şair çıraklığına. Durup
duracağı yok bunun, fena kaptırmış, belli. Çantasını açtı şimdi de,
mendil aranıyor zahir. Ne o,...kalibrelik "Simit"....Markalardan
anlamam, öldürme gücünden de. Bak hiç yakışıyor mu sana, ayıp vallahi!
Eskiden silahlar erkek imajı yaratırdı insanda, şimdi pek
farketmiyor. Al işte bir hatun...Bence var ya, bilmem kaç kıratlık
pırlanta, hani Richard Burton'ın menekşe gözlü Liz Taylor'a hediye
ettiği cinsten, işte o bile, silahın sembollendirdiği güçle boy
ölçüşemez. Yüzleri maskeli Saddam askerleri öyle bir şevkle resmi
geçit yapıyorlardı ki, değme gitsin. Neden acaba dünyada bütün resmi
geçitler aynı militan ruhu yansıtır, demek ki insanın mayası
milliyetle, coğrafyayla sınırlı değil; bütün insanlığı bağlayan ortak
bir ruh var.
Tabii var, öldürme içgüdüsü!
- Bende de var; önce şu barmenle "siftah" edeceğim. Aç dükkanı, gelen
dertlensin, giden dertlensin. Yetti artık, bundan sonra "baradam"lık
yapacağım tezgahın önünde, seninle gözgöze, Aysu demişler bana:
Ben ölünce sessizlik olacağım
Ne toprak ne ateş ne su
Sensizlik koyacak bana
Sen beni yere göğe koysan da
Sen sağır ve dilsiz
Ölü müsün demeye dilim varır mı
Sesinde bir ben yokum
Demeye bile hasret giderken
Ben senin sesinsiz edemedikten sonra
Kısacık bir şiir bile yazamayacağım
Sensiz sessiz kimsesiz
Kimbilir der miyim ki
Sessizlik de yaşanırmış meğer
Ses gibi karşılıksız
- Ya, demek böyle gülüm demek sen şairsin aynı zamanda, hani mücevher tasarımcısıydın demek dörtbaşı mamur sanatçı adayısın sen, biz iki çırak geçinir gideriz. Haydi, elden
gel, "Simit" BENİM avucumda artık, korkma!
- Ya Simitveston mu, bildiğimiz simit mi, yoksa, yoksa akrep zehiri mi, söyle!
Ah benim delidolu haydut ruhum, bu çektiklerin hep aşk yüzünden mi yoksa, elini silahlara atmaların, zehir yalamaların? Aşkın rengi yeşildir senin için, zehir yeşili...
Sen bilmezsin, ille de ille yeşildi bir zamanlar dünyamın rengi. Gökyüzü bile yeşille göreceli maviydi.
Deniz mi?
O hepten yeşildi, mavi beyaz dalgalı, aslı zümrüt fistanlı deniz tanrıçalarıydı da, Poseidon namlı mendebur koyu lacivert veya mor yapardı delirdiğinde.
Sonra, fırtına sonrası yeşillik, buz yeşili. Kar yağacağı zamanlar Boğaz'ın büründüğü renk, hani sanki Bursa ovası gelir yayılır Üsküdar-Kabataş arasına.....
Kişinin nesnel dünyası küçücüktür bir bakıma, hergün izlediği yollar, aynılık, değişmezlik......
İşte bütün bunların sırrı yeşildeydi benim için bir zamanlar. Öznel bir gizem yatardı bu renkte, sereserpe uzanmış, fütursuz bir kız gibi, ilkyaz akşamlarında, yeşilin henüz toz yüzü görmemiş tazeliğinde caneriği gelirdi çarşıya yeşil, yeşil. Sonra adı sonradan moda olan çağla çıkardı, üstü hafif tüylü kadifeler gibi...
Ayten Suvak
Aslolan Aşktır Deli Deli (3)
Yaşarken sindirilir inanç!
Şeytan Sofrası"nda Li Mon!
"Kadın sokağa bakan mutfak penceresinden yolu gözetliyor ve arada sırada aynanın karsısına geçip, kendisini tepeden tırnağa iyice bir süzüyor: "Benim adım Li Mon" diyor, Li Mon aynadakine ve suratlarını ekşitip nanik yapıyorlar birbirlerine karşılıklı...
Li Mon bu eve taşınalı beri hemen her şey çok değişik. Pencerenin önce sağ kanadı açılacağı yerde, sol kanadı açılıyor. Hep dikdörtgen olan halılar burada sekizgen ve Li Mon dışarıda hep bodur mandalina ağaçları görüyor. Bundan önce yaşadığı yerde meyvaları daha nohut kadar bile olmadan yolunan erik ağaçları vardı.
Annesi bunun nedenini şehir değiştirmelerine bağlıyor. Güneye inildikçe bitki örtüsü de, insanların huyları da değişiyor. Ama Li Mon aynı fikirde değil: "Bitkiler değişik olabilir, ama insanlar aynı' diyor.
Li Mon pazar alışverişi için evden çıkıyor. Arka balkondan sokağa inen merdivenler biraz dik. Yavaş yavaş ve dikkatli iniyor.
Dışarıda önce deniz kıyısına doğru yürüyor. O tarafta gazinolar var. Tanımadığı insanlar içecek birşeyler yudumluyorlar. Pek kalabalık yok. Sahile park eden tek tük sürücüler de birer ikişer çekip gidiyorlar. Li Mon kara tarafına doğru ilerliyor bu kez. Oradan manzarayı kuş bakışı inceleyebilir, kimse de onun oralarda gezindiğini farketmez. Askeri kamp yüzünden her yerde çekmeyen cep telefonları burada çeker. Li Mon'da da var bir tane, hem de olabilecek en küçük boyutlarda, sarılı siyahlı.
Her gün bu tepeye çıkıp mesajı var mı yok mu diye kontrol ediyor. Bazen yakınlardaki orman yoluna sapsa acaba nasıl olur diye düşünüyor. O zaman kırmızı başlıklı kız gibi kurtlara yem olur mu? Nar kırmızısı bluzünün fazla açılan üst düğmelerini özenle ilikliyor Li Mon. Sarı dalgalı saçlarını alabildiğine öne çıkaran örgü bluzünün...
"Benim adım Li Mon" diye tekrarlıyor kendi kendine: "Buraların yabancısı olabilirim ama korkmuyorum, acaba Şeytan Sofrası'na çıkar mı bu yol?"
Ancak Li Mon bilmediği yola gene de sapmıyor. Taşındığı bu bölgede çok şey farklı olabilir ama o ne şeytanı görmek ne de salavat getirmek istiyor...
Çok şiddetli yağan yağmurların ardından zaten bozuk olan yolda derin çukurlar oluşmuş. Göletin kıyısında mahzun bakışlı bir martı var. Göğüs tüylerinin arasında pembemsi bir kızıllık göze çarpıyor. Oraya buraya sapan atarak uzaklaşan serseri çocuklar gözüne takılıyor Li Mon'un, yokuşun biraz ilerisinde. Martı kırgın, el dokundurmuyor tüylerine...
Li Mon öğrencilik yıllarında erkek arkadaşının tecavüzüne uğradığı çatı katında da böyle bir martı gördüğünü hatırlıyor o an. Bir taraftan zorbayı itip, bir taraftan üzerine eğilen yapışkan dudaklardan kendini sakınmak için başını sağa sola çevirirken bir martıya ilişmişti gözleri o gün. Belki de Li Mon'u seyrediyordu ve erkek martıyı çağırıyordu çığlıklarıyla. Li Mon'un o an kuş dilinden anlayacak hali yoktu ki...
Birden dalga dalga bir öfke kaplıyor Li Mon'un içini. Yolun ortasında duruyor. Martıya, sekizgen halıların bulunduğu eve, haşarı çocuklara, çevresindeki her şeye ve en çok da yaşama öfkeleniyor...
Bu ruh haliyle hızlı hızlı yürümeğe başlıyor şehir merkezine doğru. Yürüyor, yürüyor, kilometrelerce, nefesi tükeninceye dek yürüyor. Pazar yerine ulaşıyor ve derin derin soluklanıp , kendisine kur yapan lise mezunu, Lesbos göçmeni pazarcıyı arıyor cep telefonundan: "Kırmızı gülü şehir kitaplığının oraya getirebilir misin?"..........
O andan başlayarak yeni bir öykü yazıyor Şeytan Sofrası'nda Li Mon. Pazarcıyla her hafta bir araya geliyorlar. Li Mon yaralı martıyı unutuyor. Sola açılan pencere pervazları aslında kendi solaklığına çok uygun. Sekizgen halılar dikdörtgen olanlardan daha hoş görünüyor göze. Belki farklı olduklarından. Yeşilden turuncuya dönen mandalinalar da üçer beşer yolunup duruyor dallarından. İlkbaharda erikler, sonbaharda onlar. Değişen birşey yok...
Kırmızı gülün de mevsimi yok. Tavuk Adası'na bakan çamlık bir tepede rüzgarla hafif hafif sallanıp duruyor kıpkırmızı bir pazar minibüsünün çiçekli perdesinde. Külüstür bir araba, kapısı hafifçe aralık. Içeride farklı bir öykü, bir limon kokusu, iki gül, gözleri baygın...
" Güz gülleri gibisin, Li Mon'ummmmm......"
Değişik bir şarkı..."
Aysu, Ayten Suvak adlı bir yazardan okuduğu bu küçücük öyküde bir bakıma kendisini okuyor ve çok duygulanıyor. Öyle ya, o da kalkıp taa İstanbullardan taşraya göç etti, kariyerini askıya aldı. Ne için, kimin için, neden, nasıl? Bütün N'ler bir araya gelseler, belki bir şeyleri açık ederler!
Belki...
- Pıssst Aysu makyajın tamam mı, çekime geçiyoruz!
Ayten Suvak
Aslolan Aşktır Deli Deli (2)
- Ay nasıl olur?
- Olur mu olur!
Kendi iç konuşmalarımla hem köpek gibi sadık, hem de kedi gibi kendi bildiğini okuyan, "nankör" denebilecek denli bağımsız bir sevgili, kaypak bir "Kişilik" de yaratabilirim kendime. Ah, nerede bunun gerçeği, kırmızı dipli mumla bile davet etsen, hayallerinden bile kaçar bakarsın, değil mi ki kaypak, güvenilmez bir "kişilik"...
Güvenilmez müvenilmez, kediler bile birşeylere karşı çıkıyorlar. Kısa metrajlı film tezi üzerine çalışan arkadaşın film setine gitmek üzere evden henüz çıkmıştım ki önüme "Pat!" diye bir kedi sürüsü çıkmaz mı, evlere şenlik! Ben diyeyim on, siz deyin on üç azman kedi! Eeee, ne var şimdi bunda ilginç olan? Kediler o heyula gibi çöp yığınlarına hep üşüşürler, çok da erotik pozlar alırlar, kuyruk havada, baş aşağıda, minder güreşindeki sporcuları aratmazlar. Kulağı yırtık, burnu çizik, kuyruğu yarıdan kopmuş kediler bile başka bir hava kazanırlar duruşlarının hatırına. Onlar ekmek kavgasında olan sıradan kedilerdir ama benim bu sabah film stüdyosuna giderken gördüklerim (yoksa hayal ettiklerim mi desem), öyle "Kedidir nankör değil midir" türünden değil, bayağı bayağı eğitilmiş, bilinçlenmiş kediler sanki. Bir örgütlenmişler ki sormayın, neyi protesto ediyorlarsa artık, hep birlikte hırlıyorlar, mırlıyorlar, ciyak ciyak birşeylere verip veriştiriyorlar...
Ben bunca kediciyimdir, böylesini görmedim, ister inanın, ister inanmayın! Yoksa ben gerçekte kedi miyim de farkında değilim? Çoğul kişilikler birbirlerinden habersiz mi işler, yoksa kişi kendi isteğine göre mi devreye sokar duruma uygun kişiliğini? Ben bunu sorgulayabildiğime göre "henüz" hastalıklı bir kişiliğim yok, hayal ile gerçeği ayırdedebiliyorum "daha"!
- Ne yani, sen potansiyel bir deli misin şimdi? Kiminle konuşup duruyorsun durmadan? Hep tek başına mı yaparsın her şeyi, pis mastürbatör seni!
- Aaaa, deli misin be, şuna bak beni kendi kendimden kovacak, benim IQ, EQ katsayılarımı bilsen dudağın uçuklar senin akıllım!
- Susun ya susun, n'olmuş sonra kedilere, hani gösteri yapıyorlardı?
- Türkçe konuş, ben gösteri mi dedim, protesto dedim enayi!
- Yok ya yesinler dilini senin, memelerin güzel mi?
- Nereden çıkardın şimdi bunu, benimkiler golf topu alimallah, kalite konuşur bizde, futbol, tenis topu değil, golf golf, anlayana...
"Yaratıcı" yönetmen arkadaşa bir bir söz edeceğim bu uçuculuğunuzdan, bu kaypaklığınızdan, görürsünüz siz, benimle dalga geçmek ne demekmiş...
- Bir dakika kim kimle dalga geçiyor anlayamadım miyavvv, ben gecede parlayan kedi, gözlerimde yıldızlar, kuyruğumda haylaz aşığın kurdelesi, öpüşümle son sözünü mırıldanıyorum ASkın, ASlolan ASktır...
- Dilini kedi yemiş ASkın, dudak üstünde kimin dudağı, al, "cameo" küpelerime iliştir duvağı! Kalp şeklinde değil, "penis" şeklinde "penis"! Kuyumcumun göbeği geniş, çoluk çocuk, bir de sevgili ki yüreği iğdiş...
- Ey sevgili ve çok değerli okur, "Ne olacak bu gidişat" deme de, hele bir Cunda'ya demir at! Niye demişler "Cunda'nın yeli, delisi, kedisi" diye acaba?
Gün susuyor. Akşam olmakta Cunda'da. Cunda ve rüzgar. Ve günbatımı. Ve balıkçı lokantaları. Ve...
- Cunda, Cunda, gel pisi pisi...
Kapkara bir kedi. Gece gibi. Bir ruh, bir peri. Bir kama saplandı sanki bir anda böğrüme. Sarsıldım birden. Perilerim alın götürün beni bir yerlere...Aç dekolteni, biraz daha aç. Biraz daha fazla görünsün memelerin! Tabii ya, memelerim kahramandır! Gıdıklama öyle yanaklarımı gül şafak! Yalnızca telefon et bana, çıkar gelirim sana!
- Seni kaç kez aradım, yoksun ki! Peri kızı Defne'yi kovalayan çapkın seni! Bir ağaç kütüğü mü tutuyorsun elinde telefon niyetine? Kulak ver benim sesime, adalardan üfüren rüzgar mı, yoksa nereye aktığını kendisi bile bilmeyen deli dolu bir ırmak mı? Anlamaya çalışma istersen, salıver duygularını gitsin bir avuç defne yaprağıyla. Baharlı kokusu yaksın içini. Bir çipura ızgara çeksin canın Cunda akşamlarının sarhoş coşkusuyla. Nereye akıtacağını bilemeyesin kabara kabara içine sığmayan arzunu. Geçir dişlerini tombul bir balığa, iliklerine kadar em em em... Çiğnermiş gibi yap latif bir cinsin meme uçlarını...Daya dudaklarını şaraba, iç iç kanını doya doya...Yoruldu bedenler, uzat kolunu ona, dinlensin biraz, içiçe ruhlarınız, küçülsün, küçülsün, yeniden dirilir, büyürler nasıl olsa...
- Aysu, koptun gene, haydi yürü, Tavuk adasında resepsiyona davetliyiz, keseriz biraz etrafı...Hadisene yav, sarhoş musun nesin be...
Bunlar da ne böyle, aman aman, ıyyy sürmeleri akmış gözlerinden, eski bir Çerkez saraylı, bir Midilli göçmeni, bir şu bir bu...Sanki yeni fırlamışlar yataktan, aşk yorgunu, dağınık saçı başı! Cariyeler bahçede, ağaç perileri kayıp, ada kurak, tavuklar masada ızgara, şovalyelerden kalma yıkıntılar arasında bir orkestra...
Ben aşktan dut, dedim sana beni tut, sarhoşum. Sense nerdee, tut ki bulasın! Sen de olmuşsun bulut Cunda akşamlarına pembe pembe...Gel de çek bakalım tekneyi Ayvalık'a tek kürekle...
Yapabilir mi dersiniz, Ay ışırken, Su akarken Aysu'ya doğru?
Hem kim bu SEN?
Bir de inanıyor musunuz Aysu'nun samimiyetine?
Ah İstanbul ah, ah gavur İstanbul seni! Nasıl kıydın bana, nasıl harcadın beni! Bir Aysu mu fazlaydı sana, pis karı! Pis karı, pis karı, işte, pis pis piissssst!
Yaklaşık altı aydır senden ayrı yaşıyorum İstanbul. Beş yüz kilometre uzaktayım senden. Hiç çağırma sakın beni yanına. Soğudum senden, hem de çok. Son zamanlarda yüzü makyajlı, tırnakları cilalı, kırıtık bir erkek gibi görünüyordun bana. Herkes seni kadın sanıyor, oysa sen ne idüğü belirsiz bir yaratıksın. Kürk mantonun altına kot pantalon giyip kalçalarını sallıyorsun. Kaçtım senden.
Geçenlerde Üsküdar'ını gördüm TV’de, oranı da hiç özlememişim. Bir takım insanlar oturmuş iftar yemeği yiyorlardı. İstemem yemeklerini de, ne lahmacununu ne alafranga pizzanı. Beyoğlun, Kadıköy'ün de senin olsun, bit pazarların da. Bıktım senden.
Dün akşam burada camiye gittim, Kadir Gecesi icin. "Gel sen de bizimle, bırak zındıklığı' dediler, gittim. Tövbe tövbe, çok eğlendim. Kadınlar yere kapanıp doğruldukça öyle komik görünüyorlardı ki. "Sen neden namaz kılmıyorsun, bilmiyor musun?" diye sorguladı beni yanımdaki kadın. "Ben gözümle kılıyorum" dedim. Aerobikçiler daha zevkli ibadet ediyorlar bence. Hareketler öylesine benziyordu ki birbirine. Otur otur yoruldum, kiliselerdeki sıraları aradım. Biraz spor olsun diye tesbih namazı kıldım, yani yalnızca yattım kalktım, sevap günah düşünmeden.
Ben ateist değilim, yalnızca arayış içindeyim. Sorgulamaktan korkmuyorum. Bu küçük yerde kendimle daha fazla başbaşa kaldıkça daha fazla filozof kesiliyorum.
İyi ki senden kaçtım İstanbul. Yeni bir ben için gerekliymiş bu. Gene de diyorum ki, "Keşke taş fırın erkeği olsaydın!"
Evet, altı ay önce böyleydi Aysu, şimdi farklı mı ki! Sahipsiz kaldı kız, ruhuna şeytan girdi....
- Durun ezmeyin, o benim, o benim....
- Aaa, delinin zoruna bak, akrebin camide ne işi var ayol!
- Ezmeyin n'olur, benim (sevgilim) o...
Diyemedi tabii sevgilimdir diye, o kadar deli değil daha... Daha daha neler neler diyemedi... Şimdilik...
Aheste aheste uzaklaş git akrebim, anlatamam bunlara sen benim için nesin kimsin, SEN SEN SEN! Sen kendi kendini anlat isterSEN...
Belki de Şeytan Akrepte Gizlidir!
Ha ne dersin?
SEN!
Ayten Suvak